Ucuz işçilik ülkesi miyiz, teknoloji ülkesi miyiz?
Bir tekstil firması sahibi, video üzerinden paylaştığı iş ilanıyla sosyal medyada eleman arıyor.
-Acil eleman lazım kardeşim.
-Şartlarım sabah 8, akşam 7-10 değişiyor.
-Yemek var, maaş da 38 binden başlıyor.
-Yemeğin var, sigortan var. Daha ne istiyorsun ya; gel başla… İşine gelirse…
— stocks (@stocks1888) April 4, 2026
Paylaşımın altındaki yorumlarda, kendisine yönelik ağır bir eleştiri furyası…:
-Adam köle mi, sana 38 bin liraya çalışsın?
-Bu maaşa bir aile nasıl geçinir? Bir de utanmadan video çekmiş, arsızca paylaşıyor.
-Bazen iş yok diye ağlarsınız; iş bulsanız eleman bulamazsınız. Tekstil elemanları artık gözünü açtı; 30 bin maaşla eleman değil, ancak köle çalışır.
-10 saat çalıştıracak; bir de maaş sağlam 38 bin diyor.
Videodaki ilginç ve ironik durum; işverenimiz bir taraftan yana yakıla eleman ihtiyacından bahsederken, diğer taraftan kendisinin de konfeksiyon makinesinde fermuar dikerek harıl harıl bir eleman gibi çalışması…
Anlaşılıyor ki, eleman bulamamaktan dolayı muhtemelen aldığı bir siparişi yetiştirmek için kendisi de bizzat çalışmak zorunda... Bu haliyle, patrondan çok, bir çalışana benziyor.
Bahsettiği 38 bin lira maaş da, galiba 10-12 saat çalışma karşılığı; yani asgari ücret üzerinden fazla mesaili çalışma maaşı…
Bu zatı peşinen suçlamamak gerekir.
Teklif ettiği para çok düşük; zorluğuna karşı bu iş için asla uygun değil.. Ama bunu, tekstil sektöründeki aşırı rekabetin ortaya çıkardığı ücret düzeyleri çerçevesinde ele almak lazım.
Büyük bir ihtimalle bu işleri yaptırma karşılığında 38 bin liradan fazla maaş veremiyordur. Belki, verdiği takdirde rekabete karşı ayakta duramayacak durumdadır.
Tekstil firmaları neden kapanıyor veya Mısır’a taşınmak zorunda kalıyor? Boşuna değil.
İlk bakışta bir tarafta "açgözlü,” “kan emici,” “sömürücü patron" klişesi; diğer tarafta "iş beğenmeyen işsizler" retoriği çarpışıyor gibi görünse de, madalyonun arkasında girift sosyoekonomik gerçekleri barındıran makroekonomik bir çıkmaz bulunuyor.
Bu çelişkili ve trajik durumu konjonktürel, ekonomik ve sosyolojik açılardan analiz ettiğimizde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:
Tam anlamıyla iki arada bir derede, kalkınma sürecinin en tehlikeli virajı olan "orta gelir tuzağında" sıkışıp kalmış durumdayız. Ne “gelişmiş teknoloji ülkeleri” liginde yer alıyoruz, ne “ucuz işgücüne dayalı gelişmekte olan ülkeler” liginde…Türkiye’de tekstil ve konfeksiyon sektörü, küresel değer zincirinin son derece riskli bu "ara bölgesinde” tabir yerinde ise patinaj yapıyor.
“Düşük maliyetli ülkelerle rekabet imkânsızlığı” temel sorun…Hammadde, enerji, lojistik, ara madde ve tekstil kimyasalları gibi girdiler, döviz cinsinden küresel fiyatlara endeksli...Geriye kalan tek esnek maliyet kalemi işgücü unsuru. Ancak Türkiye; Mısır, Bangladeş, Vietnam gibi asgari ücretin 150-250 Dolar bandında olduğu ülkelerle işçilik maliyetinde rekabet edebilme şansına sahip değil.
Tekstil ve konfeksiyon sektörümüzde “yüksek katma değer eksikliği” muzdarip olduğumuz başka bir konu…Türkiye; İtalya veya Fransa gibi küresel moda markaları geliştiremediği, AR-GE odaklı teknolojik üretim ve yüksek teknolojiye dayalı akıllı tekstil ürünleri yapamadığı için gelişmiş ülkelerin fiyat grubuna çıkamıyor.
Marka değeri oluşturulamayıp “fason üretim” yapıldığında; fiyatı üretici değil, siparişi veren küresel dev markalar belirliyor. Küresel alıcı, Türkiye’deki üreticiye “cent bazına” kadar inen düşük kâr marjları dayattığında, üreticinin işçisine "insani" bir ücret ödeme imkânı, pratikte ortadan kalkmış demektir. Bu sebeple eleman yokluğundan dert yanan işverenimizin, 10-12 saat çalışma karşılığı, 40 bin lira civarında maaş ödeyebilmesinin; işçilik üzerinden kâr etme amacından değil, rekabet zorunluluğundan kaynaklanabilmiş olabileceği gerçeğini göz ardı etmememiz gerekiyor.
-Geçim Endeksi ve Enflasyon Paradoksu:
Mesailer dahil, teklif edilen 38 bin TL başlangıç maaşı, kağıt üzerinde asgari ücretin üzerinde bir rakam gibi görünse de Türkiye’nin mevcut makroekonomik gerçekliğiyle uyuşmuyor:
Nasıl?
Yüksek enflasyon ve özellikle kira, gıda, ulaşım gibi temel hayat maliyetlerinin fırlaması; net 38 bin TL'yi büyükşehirlerde ucu ucuna geçinilen, hatta bazen geçinmeyi imkansız kılan bir "hayatta kalma ücreti" haline getirmiştir.
Sabah 8’den, yerine göre akşam 9-10’a kadar ağır fiziksel güç ve yoğun stres taşıyan 12-14 saatlik bir çalışma temposunun karşılığı bu rakam teklif edilince, işçi haklı olarak şu rasyonel hesabı yapar: "Bu kadar ağır yıpranma yaşayacağıma, daha az mesai gerektiren, daha esnek bir iş kolunda (kuryelik, hizmet sektörü vb.) benzer bir geliri, belki daha fazlasını elde ederim."
Türkiye’deki %10 civarındaki işsizlik oranı ile tekstilcinin "yana yakıla işçi araması," bir çelişki gibi görünse de, bu durum "yapısal işsizlik" ve "işgücü piyasası uyumsuzluğu" ile açıklanabilir:
İşçinin işsiz kalma pahasına bu ağır şartları reddetmesi, ekonomide "rasyonel tercih teorisi" ve "gönüllü işsizlik" kavramlarıyla ilişkilidir. Yüksek enflasyon ve barınma krizleri yüzünden bir işçinin ulaşımdan beslenmeye kadar çalışmak için yapması gereken zorunlu harcamalar, yani “işe gitme maliyeti” zaten çok yükselmiştir.
Bu negatif şartlar, çalışmaya razı olunacak en alt sınırı, yani “rezervasyon ücretini” yukarı çeker. İşçi rasyonel bir hesap yapar: Günde 10-12 saat fiziksel olarak yıpranıp, aldığı 38-40 bin TL'nin neredeyse tamamını yol, yemek, iş kıyafeti ve büyükşehirdeki fahiş kiraya harcamaktansa; çalışmayıp net zararını ve fiziki ihtiyaçlarını sınırlandırmayı daha mantıklı bulur. Yani sunulan ücret, çalışmanın getirdiği ek geçim maliyetini ve fiziksel yıpranmayı karşılamadığı için, işsizlik ekonomik olarak daha "katlanılabilir" hale gelir.
Peki, iş bulamadığı halde ne ile geçinir? Burada, tahmin edileceği gibi, devreye devletin genişleyen sosyal yardım ve transfer harcamaları, aile içi dayanışma ve kayıt dışı gündelik işler giriyor. Türkiye'de hane halkı bağlarının halen çok güçlü olduğu; kırsaldan gelen gıda desteğinin veya aile evinde kalınarak kira ödemekten kurtulmanın önemli bir sübvansiyon olduğu biliniyor. Ayrıca devletin sosyal yardım ağları, şartlı nakit transferleri ve belediye yardımları, asgari geçim piramidinin en alt tabanını bir şekilde destekliyor.
İşçi, tekstildeki ağır sömürü düzenine girip hayatını kilitlemek yerine, bu yardımlarla dip seviyede geçinerek daha esnek, kayıt dışı veya hizmet sektöründe anlık getiri sağlayacak kuryelik, seyyar satıcılık, parça başı iş fırsatlarını kovalamayı tercih eder. Bu durum piyasa diliyle bir "iş beğenmeme" değil, teknik olarak "işgücü piyasası uyumsuzluğu" ve hayatta kalma stratejisidir.
Sonuç itibariyle; patron zalim mi, çaresiz mi?
Eğer işverenimiz, burada düşünüldüğü gibi çok büyük kârlar elde edip, bunu ölümüne işçisinden esirgemiş olsaydı (ki bu da çoğu defa mümkündür); kendisi o makinenin başına oturup gün boyu dikiş dikmez, zamanını rahat ofisinde geçirirdi. Makinenin başına bizzat oturması, siparişi yetiştirememe, tazminat ödeme veya batma korkusunun somut bir kanıtıdır.
Dolayısıyla bu tablo, Türkiye'nin tekstilde ucuz emeğe dayalı üretim modelinin miadını doldurmasından kaynaklanan yapısal bir tıkanmadır. Sorunun çözümü, Türk sanayiini ucuz emeğe dayalı fason üretim sarmalından kurtarıp; yüksek teknolojiye dayalı, yüksek katma değerli, yüksek marka gücüne sahip bir yapıya kavuşturmaktır.
