Öcalan’a statü nasıl çözüldü?
AK Parti, Terörsüz Türkiye’de çerçeve yasa teklifini geçen hafta Meclis’e sunacaktı. Yine rötar yaptı, gecike gecike bu haftaya kaldı.
DEM Parti’li Cengiz Çandar’a göre içeriği hâlâ sır; Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Öcalan ve MİT Başkanı Kalın biliyor, DEM bile bilmiyor.
Hazırlanan yasanın ne içerdiğini bilenlere herhalde MHP lideri Bahçeli’yi de eklemek gerek.
Oysa DEM, oldu-bittiye getirilmesine karşıydı. Hem daha fazla geciktirilmemesini hem de tartışmak ve üstüne düşünmek için yeterli zaman tanınmasını istiyordu.
Çandar bu hafta jet hızıyla Meclis’ten geçirilmesini bekliyor.
Demek tıkanma henüz bizlere söylenmemiş bir formülle aşıldı.
En büyük tıkanma, Öcalan’a statü verilip verilmeyeceğinde yaşanıyordu.
Bahçeli, PKK örgütünün feshiyle Kurucu Önder vasfını yitireceğinden Terörsüz Türkiye’ye hizmetlerini sürdürebilmesi için Öcalan’a “koordinatör” gibi yeni bir statü verilmesini önermişti. Statü sorununu çözmeye çağırıyordu.
Öcalan, Kandil ve DEM için de Öcalan’a bir statü verilmesi olmazsa olmazdı, şart koşuyorlardı.
Ayrıca çerçeve yasanın sınırlarının daraltılmamasında, örgüt yöneticileriyle üyelerinin ve suça bulaşanlarla bulaşmayanların ayrılmamasında, hepsinin bir tutulmamasında ısrarcıydılar.
Yasa geçip statüsü resmileştiğinde Öcalan, İmralı’da kendisi için inşa edilen yeni ikâmetine taşınacak, serbest çalışma koşullarına kavuşacaktı.
Düne dek DEM’lilerin dediği buydu.
Dünse DEM İmralı heyeti Öcalan’la son görüşmelerinden müjdeli bir haber getirdi.
Öcalan iyimser konuşmuş, özetle şu mesajı iletiyordu:
“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar. Bu adımın barışa ve ekonomiye devasa katkısı olacaktır. Henüz her şey çözülmüş değildir. Ancak negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yoktur. Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”
Kapısı aralanacak demokratikleşmenin 86 milyona hizmet edeceğini, kimseyi dışlamayacağını, her kesimin yararlanacağını özellikle vurguluyordu. Ama Öcalan, kendisi ve dağdaki PKK yöneticilerinin legal statü talebi neye bağlandı, o konuda bir şey demiyordu.
Hatırlayın, daha önceki mesajında “devlete hizmet etmesi isteniyorsa statüsüz olmayacağı, son bir ara formül deneyeceği, statü sorunu yine çözülmezse çekileceği, sabrıyla oynanmaması gerektiği, yeterince oyalandığı” tepkisi öndeydi.
AK Parti’nin buna sıcak bakmadığı bilgileri sızmıştı. Yasada Öcalan’a statü olmayacağı, ağırlaştırılmış müebbet hapis mahkumuna nasıl statü verecekleri şeklindeydi.
Kulis haberleri, AK Parti kurmaylarının dağdakilere de sandıkları ve umdukları gibi bir yasal statü vermeyi düşünmediklerini yazıyordu.
PKK yöneticileriyle örgüt üyeleri, dağdakilerle cezaevindekiler, suça bulaşanlarla bulaşmayanlar ayrılacaktı. Aynı düzenlemeye tabi tutulmayacaklardı.
Tarafların yasadan beklentileri arasındaki bu makas kapanmış olmalı. Fakat nasıl bir formülde anlaştılar, Öcalan neyle ikna edildi, Meclis’te desteği istenen diğer partiler haberdar değil.
Kapalılık ve gizlilik bir yere kadar kabul edilebilirdi, sürecin doğasındandı.
Ancak Meclis aşamasına gelmiş bir süreçte milletten ne, nereye kadar saklanabilir?
Şüphe ve güvensizliğin ilacı şeffaflıktır. Ne kadar erken açıklanırsa toplumsal desteği artırmaya o kadar iyi.
ERTUĞRUL ÖZKÖK’E TEPKİNİN SINIRLARI
Gazeteci Ertuğrul Özkök, bir YouTube söyleşisinde konuşmuş. Tekrara gerek yok, İspanya’da Franco ömrünü tamamlayınca rejimin bir gecede değiştiyle ilgili ne dediği, aşağıdaki tepkilerden anlaşılıyor zaten.
AK Parti Sözcüsü Çelik:
“Cumhurbaşkanımızın siyasi konumunu (dünyanın seçimle gelmiş en yüksek demokratik meşruiyetine sahip bir liderken) Franco diktatörlüğü ile benzeştirmek akıl ve izan yoksunluğudur. Mukayese etmek zihinsel ve ahlaki bir sefalettir.”
İletişim Başkanı Duran: “... siyasi eleştiri sınırlarını aşar, çarpık bir anlayışın tezahürüdür.”
AK Parti Genel Başkan Vekili Âlâ:
“... diktatör Franco ile aynı cümle içinde kullanmak, millet iradesine açıkça saygısızlıktır.”
Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Uçum:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın demokratlığı üzerine elitist faşistler söz söyleyemez.”
İktidar fedâisi geçinen kimi gazetecilerin, ‘tutuklansın’ çığlıklarıyla yine ateşi körüklemesini de ekleyin.
Özkök, gazetesiz kalmış eski bir yayın yönetmeni. Arkasında ne bir kurum ne grup desteği var, tek başına bir ses.
Ona haddini bildiren iktidar yetkilileri ise kahvaltıda ne yediklerini anlatsa cümle TV’lerin canlı yayına geçeceği güçte, her biri tek başına gür sesler.
Özkök, övgü gibi gelebilecek sözlerinin yanında iktidarın demokratik hassasiyetine dokunacak bir şey söyledi. Muktedir sesler de kendilerince ağzının payını verdi, haddini bildirdiler.
Savcı devreye girmese, Cumhurbaşkanı’na hakaretten soruşturma açılmasa buraya kadarı normal, olması gerektiği gibi.
Hatta tek başlılık sistemi anlamında bile Franco diktatörlüğüyle kıyaslanmaktan iktidarın rahatsız olması, iyiye dahi yorulabilir. Sert çıkmaları, demokratik duyarlılıklarının körelip kaybolmadığını gösterir.
Fakat tepkiler burada kalmaz, ötesine geçerse amaca hizmet eder mi?
Fatih Altaylı örneği henüz taze. ‘Bizim millet sandığı sever, iktidarı belirleme gücünü elinde tutmaktan vazgeçmez’ demeye çalışırken verdiği örnekler yüzünden hedefe kondu. Münasebetsizlik sayılmadı, Cumhurbaşkanı’nı tehditten tutuklandı. Ateş olsa cürmü kadar yer yakacağı, kim oluyor ki Cumhurbaşkanı’na tehdit oluşturacağı, böyle bir kastının olamayacağı savunması yetmedi; ceza aldı.
Aynı Altaylı çıktıktan sonra, bir rahatsızlığı üzerine Cumhurbaşkanı’nın kendisini aradığını ve eski hukuklarına istinaden dostane hasbihal ettiklerini de anlattı. Tehdit ettiğine inansa Cumhurbaşkanı, ‘geçmiş olsun’ demeye arar mıydı hiç?
Özkök’e tepkilerin durması gereken sınır için de aynı fikirdeyim.
Cumhurbaşkanı’na veya başkalarına hakaretle tehdidin savunalacak yanı elbette yok. Hukuk, tehdit ve hakaretten korusun. Ama tehdit ve hakaret keyfi, geniş de yorumlanmasın. Hepsi bu.
Münasebetsiz buldukları her dili karakola çekmenin, AK Parti’nin vaat ettiği Türkiye’ye de Cumhurbaşkanı’nın hukukunu korumaya da katkısı olmuyor.
