Güçlerin zayıfladığı bir çağda savaş
(Bu makale Sigmar Gabriel ve Peter Eitel tarafından yazıldı.)
ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşma kararı, küresel güç dengelerinde bir dönüm noktası olduğunu kanıtlıyor ve hem ABD’yi hem de Çin’i eskisinden daha zayıf bir konuma itiyor. Avrupa’da hiç kimse bundan memnuniyet duymamalı. Çünkü Avrupa’nın mevcut modeli, güçlerin zayıfladığı tehlikeli bir dünyada kendisini korumaya uygun değil.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’ı askeri yollarla geri adım atmaya zorlama girişimi büyük bir başarısızlıkla sonuçlanırken ve Amerikan gücünün sınırlarını ortaya çıkarırken, savaş Çin’i de zayıflattı. Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’de devam eden ablukalar, Çin’in mevcut yapısal sorunlarını daha da ağırlaştırarak tedarik ve ticareti kısıtlıyor. Çin’in yüksek kamu borcu, yapay olarak düşük tutulan para birimi, genç işsizliği, ekonomik eşitsizlik ve yaşlanan nüfus gibi sorunları bulunuyor. Çin büyüme hedefini tutturamaz veya ancak kıl payı yakalarsa, Devlet Başkanı Şi Cinping’in yönetimi kendisini giderek daha fazla köşeye sıkışmış bulabilir.
Buna karşılık Ukrayna’daki savaş, Çin ekonomisi açısından büyük bir fırsata dönüştü. Yaptırımlara tabi Rusya ve İran petrolü ile gazı, Çin’in devasa enerji ihtiyacını karşılamasına yardımcı olurken, deniz ticaret yollarının güvenliğini sağlamanın maliyetinin neredeyse hiçbirini üstlenmemesini sağladı. Çin ayrıca Rusya’ya çift kullanımlı ürünler satarak önemli kazançlar elde etti. Ucuz enerji, yapay olarak düşük tutulan para birimi ve kredi destekli ekonomiyle birleşince, Çin’in iç talep zayıflamasına rağmen üretimini sürdürmesine ve maliyet açısından rekabetçi kalmasına yardımcı oldu.
Ancak İran savaşı şimdi Çin’in bu avantajlarını altüst etme riski taşıyor. Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin, enerji tedarikinin büyük bir bölümünü bir gecede kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda “ortakları” üzerindeki etkisinin ne kadar sınırlı olduğunu da gördü. İran’la özel bir ilişkiye sahip olmasına rağmen Çin, İslam Cumhuriyeti’ni Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmaya veya en azından Çin gemilerinin geçişine izin vermeye ikna edemedi.
ABD açısından ise İran savaşı bir dış politika ve ulusal güvenlik felaketi niteliğinde. Askeri hedeflerin hiçbiri gerçekleştirilemedi, vergi mükelleflerinin üzerindeki maliyet son derece yüksek ve çatışmanın ne zaman sona ereceği belirsizliğini koruyor.
Hem Çin hem de ABD, temeldeki sorunlarını örtbas etmek için giderek daha fazla borca bağımlı hale geliyor. İki süper gücün bile zayıfladığı bir dünya tehlikeli bir yer. Güçleri ve etkileri azalırken, yeni aktörler ve ittifaklar ortaya çıkan boşluğu doldurmak için harekete geçiyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kısa süre önce imzalanan savunma ittifakı bunun başlıca örneklerinden biri.
ABD ve Çin’in gücündeki aşınma, Avrupa Birliği’ne küresel rolünü yeniden şekillendirme fırsatı sunuyor. Ancak AB, büyük ölçüde içi boş söylemlerle yetiniyor gibi görünüyor. AB uzun süredir jeopolitik bir güç olmayı hedeflese de küçük anlaşmazlıklar içinde sıkışıp kalmış durumda ve ekonomisini kendisini engelleyen bürokratik yüklerden kurtarmayı bile başaramıyor.
Avrupa bu değişimlerden yakınabilir ve kenarda kalabilir ya da bu fırsatı değerlendirerek jeopolitik bir güce dönüşebilir. Ancak bunun için kendi çıkarlarını savunması, kapsamlı yapısal reformları hayata geçirmesi, savunma kapasitesini güçlendirmesi ve stratejik deniz ticaret yolları ile hammadde tedarik zincirlerini güvence altına alması gerekiyor.
Küresel önemini korumak isteyen AB’nin yönetişim modelini de yeniden düşünmesi gerekiyor. Çeşitliliği hem en büyük gücü hem de en büyük zayıflığı. Çünkü Birliğin mevcut modeli, çıkarları her zaman örtüşmeyen 27 üye ülkenin uzlaşmasını gerektiriyor. Bunun sonucunda karar alma süreçleri zahmetli ve uzun hale geliyor. Herkesi memnun etme ihtiyacı, politikaların nadiren en düşük ortak paydanın üzerine çıkmasına yol açıyor. Benzer görüşlere sahip üye ülkelerin belirli konularda öncülük etme özgürlüğü sınırlı kalıyor ve girişimleri çoğu zaman AB çapında çözümler oluşturma baskısıyla engelleniyor.
Bu tek tip yapı konusunda ısrar, AB dışındaki ülkelerle ilişkilerde de kendini gösteriyor. Birleşik Krallık’ın Brexit sonrası AB ile ilişkileri bunun bir örneği. Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile serbest ticaret anlaşmaları ve daha yakın ilişkiler kurulmasına yönelik uzun süren müzakereler de aynı tabloyu ortaya koyuyor.
Bunların hiçbiri şaşırtıcı değil. Avrupa projesi, Avrupa’yı kendisinden koruma ve yüzyıllardır süren bölünmüşlüklerin üstesinden gelme ihtiyacından doğdu. Ancak bugün Avrupa’nın kendisini dış tehditlerden koruması gerekiyor. Bu ise mevcut modelin uyum sağlamakta zorlandığı, temelden farklı bir meydan okuma.
Avrupalı liderler özel sektörden ders çıkarabilir. Büyük şirketlerde de Avrupa’ya benzer şekilde en büyük güç, yani son derece çeşitlendirilmiş ürün portföyü, aynı zamanda en büyük zayıflığa dönüşmüştü. Tüm ürün ve hizmetleri merkezi bir yapı altında tutmak maliyetli ve hantal hale gelmişti. Çözüm, temel şirketler üzerindeki hukuki kontrolü korurken farklı bölümlere daha fazla özerklik vermek oldu. Birçok şirket, entegre holding yapılarından holding şirketi benzeri yapılara geçerek daha çevik ve verimli hale geldi, maliyetlerini ve idari yüklerini azalttı.
Elbette şirket modeli ülkeler arasındaki ilişkilere doğrudan uygulanamaz. Ancak AB, bu modelin temel mantığını benimseyebilir ve demokratik ortaklarına tam üyelik ile dışarıda kalmak arasında ikili bir seçimden daha fazlasını sunabilir. Farklı entegrasyon düzeylerine izin verilmesi, özellikle de onlarca yıldır AB’ye katılmayı bekleyen ancak yakın zamanda üye olması pek mümkün görünmeyen Türkiye gibi ülkeler için yeni olanaklar yaratabilir.
AB reformu ne kadar imkânsız görünürse görünsün, 70 yıl önce çok az kişinin bugünkü Avrupa Birliği’ni hayal edebileceğini hatırlamakta fayda var. Avrupa, tarihinin en karanlık dönemlerinin tekrarlanmasını önlemek istiyorsa, bir kez daha siyasi açıdan imkânsız görünen hedeflerin peşinden gitmeli. Güçlerin zayıfladığı bir çağda bu, dünyada oynamak istediği role ulaşabilmek için kendisini nasıl örgütlediğini yeniden düşünmesi anlamına geliyor.
*Sigmar Gabriel, Almanya’nın eski dışişleri bakanı ve başbakan yardımcısıdır. Atlantik-Brücke’nin başkanlığını yürütmektedir.
*Peter Eitel, jeopolitik risk danışmanı ve Leuphana Üniversitesi Lüneburg’da misafir profesördür.
©Project Syndicate
