Müslüman karşıtlığı yükselişte
İki hafta önce Almanya’nın görece küçük bir eyaletindeki seçimlerde ırkçı, sağcı ve aşırıcı Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) oyların yüzde 44’ünü alması Almanya’da ve dünyanın pek çok yerinde alarm zillerinin çalmasına, tarihin tekerrür edebileceğine ilişkin endişelerin canlanmasına yol açtı.
Economist son sayısında bu “zaferi” Avrupa’daki İslam korkusuna bağladı, Fransa ve İngiltere’deki gelişmelerden hareketle Avrupa’daki Müslüman nüfusun artışının, İslamcılığın etkisinin abartıldığı kadar olmadığına dikkat çekti. Trump Yönetiminin medeniyet erozyonu anlatısını az da olsa sorguladı.
Economist editörlerinin önerisi, Müslümanları savunan solun ve ırkçılık- ayrımcılık yaftasından korkup sessiz kalan merkez sağın nüanslı bir politika benimsemesi, yani aslında aşırı sağın elinden oyuncağını alıp daha fazla yükselmesine set çekmesi. Başka bir deyişle aşırı sağın pozisyonunu içselleştirmesi.
Ancak haksızlık etmemek için Economist’in İslam ve Müslüman korkusunu körükleyen efsanelerin ne kadar sığ gerçeklere dayandığını anlattığını da belirtmem, ayrıca önerilerinin değilse bile tespitlerinin doğru olduğunu, İslamofobinin Avrupa ve Amerika’da gerçekten de yükselişe geçtiğini vurgulamam gerek.
Bu da bizim açımızdan bakıldığında yeni bir meydan okuma, çözülmesi ve yönetilmesi şart bir sorun anlamına geliyor. Üstelik ne abartılı tepki vermenin ne sessiz ve çaresiz seyretmenin çözüm olduğu ne de zamanla aşılmasına, daha doğrusu aşınmasına umut bağlanabilecek bir sorun.
Çünkü geçmişi çok eskilere dayanıyor, Batı tahayyülü içinde önemli bir yer kapsıyor. Edebiyattan tiyatroya, heykelden sinemaya hemen her alanda ayrımcılık içeriyor, önyargıları besliyor. Mesela Dante Alighieri’nin ünlü İlahi Komedya’sının giriş bölümü Inferno’da Müslüman karşıtlığı doruğa çıkıyor.
William Shakespeare’in Othello’su da fena sayılmaz. Voltaire de İslam’a ziyadesiyle düşmanca bakar. Virginia Woolf’ta dahi bir tür Müslüman karşıtlığına, zamanını aşan cinsiyet anlatısına karşın çağını yakalayan oryantalizme şahit olursunuz. Salman Rushdie ve Ayaan Hirsi Ali ise güncel örneklerin sanırım en başında yer alır.
Kısacası akıllara yerleşmiş, ifadesini sanatta ve edebiyatta da bulmuş bu özcü korkuların aşılması, önyargıların kırılması zor. Edward Said ve takipçilerinin yapamadığını Economist editörlerinden ya da başka birinden beklemek gerçekçi değil. Müslüman dünyasının sözeli aşamayan dayanışmasına ise umut bağlanamaz.
Belli ki “Batı” Doğuyu, özellikle de Müslümanları bundan önce olduğu gibi bundan sonra da öteki olarak tasvir etmeyi sürdürecek ve anlayışına uygun politikalar benimseyecek. Bugün akıl sorduğumuz yapay zekâ yarın iş piyasasında yerimizi almaya başladıkça göçlerle ivme kazana ötekileştirme süreçleri pekişecek, günah keçileri daha fazla aranacak.
Bu nedenle bizim Türkiye olarak tersine göçe, Avrupa’da yaşayan insanlarımızın teşvik ya da tehditle günün birinde ülkelerine dönebileceklerine, AB ile ticaret dışındaki bağların kopartılabileceğine, ABD ile var olan uyumlu ilişkilerin onlar tarafından benimsenen siyasi söylemler nedeniyle zarar görebileceğine hazırlıklı olmamız gerek.
Biraz daha ileri gidecek, aşırı diye adlandırılan sağ başarılarını başka yerlerde de pekiştirecek olursa Batı cephesinde yeni jeopolitik gerçekliklerle karşılaşacağımızı, aşırı sağların sonuçta birbirlerine karşı mücadeleye girişebileceğini, Avrupa ahenginin bozulup bambaşka bir siyasi platformun ortaya çıkabileceğini de unutmayalım.
İslamofobiye karşı tabii ki her zeminde mücadele edelim, özcü anlatılara elimizden geldiği kadar karşı çıkalım, araştırmalarla tespit edilen önyargıları, çerçeveleme teşebbüslerini muhataplarımızın yüzüne vuralım. Ama gerçekçi de olalım. Bu gidişatın retorikten çok güçle, bir zamanlar olduğu gibi emsal yaratmakla durdurulabileceğini bilelim.
“Batı” bize ancak ihtiyaç duyduğu, askeri, coğrafi, siyasi, insani ve hukuki açıdan önemsediği takdirde tavrını değiştirecek, kendinden biri ya da belki hasmı olarak addedecek, fakat en azından kolektif aklında eşitleyip hakir görmekten, inancımızdan aidiyetimize tepeden bakmaktan vazgeçecek.
Benim askerî açıdan gücümüzden, dünya siyaseti üstündeki ağırlığımızdan, ağırlığımızın daha da artacağından şüphem yok. Ekonominin de rayına oturacağını düşünüyorum. Ama olası etkimizin, ikna kabiliyetimizin temelini oluşturacak hukukun üstünlüğünün sağlanacağından umutlu olduğumu söyleyemem.
Yine de umarım yanılıyorumdur, Türkiye bir şekilde kendini aşıp eski günlerine, diyelim ki bundan 15 yıl kadar öncesine döner, o zamandan bu zamana artan askeri, coğrafi ve siyasi ağırlığıyla farklı bir güç haline gelir. Müslüman dünya için emsal, onun karşısındaki özcü anlatılar, toptancı yaklaşımlar için de ezber bozucu olur…
