Hoş geldin çelebi ya da tekliğin ölümsüzlü
Sevâkıp-ı Menâkıp’ı ne zaman ele alsam minyatürler arasında özellikle bir ayrıntıya takılırım. Minyatür sanatı zaten bütünden bakarak değil ayrıntıdan yol alarak bir dünya sunar bize. Evreni insan kalbinden başlayarak açıklamak gibi bir yöntemi vardır, dolaylı olarak. Benim gönlümü çelen ayrıntı da böylesi bir ruha sahip olmalı. Hz. Mevlâna sema halindeyken bir kolunu yukarı kaldırmış, geniş çevreli yeni aşağı düşmüş, boynu kalbine doğru büküktür. Bu haliyle bana ıssızlıkta gövdesi kurumaya yüz tutmuş, ya da dalı budağı kesilmiş, sıcağın ayazın azabına uğramış lakin hayatta kalmış bir ağacı hatırlatır. Böylesi ağaçlara herkes rastlamıştır, balık pulları benzeri kavlayıp dökülmüş gövde kabukları, neşesini yitirmiş gözenekleriyle faniliğin eşiğine tam basacakken birden bir dal, bir şıvgın sürüvermiştir. Bu haliyle sadece ağacın hayatiyetine dair değil gelip geçenin, yorulup şaşıranın da ruhuna bir umut kıvılcımı olur. Zaten Mevlâna da zorbalar tarafından doğranıp budanmış, suyu toprağa toza bulanmış, umudu kadar gücünü yitirmiş Anadolu’da o ağaç misali baş uzatıp hayat temsili olmaz mı? Dermanı çekilmiş bir millete neşve getirmez mi? İşte bizim ‘çelebi’yi de ilk gördüğümde zihnimde oluşan resim buydu. Onda umutsuzluk içinde bir umut şakıması bulmuştum.
Çelebiyi, çelebi diyeceğiz artık ona, bana el kadar bir saksıda hediye getirdiklerinde oldukça çelimsizdi. Beni çok seven iki genç belki de bir yanı çivi ucu gibi kurumuş, gövdesinin üstü kararlılıkla kesilmiş, kesilen yerde güneş kursu misali bir saçaklanma oluşmuş fakat sağ koldan semâ yapan bir Mevlevi gibi ileri atılmışlığına vurulmuştu onu seçerken. Gövde yukarı doğru büyüme umudunu kaybetmiş, soldan kuru ve keskin bir boşluk oluşmuş ama sağdan bir göz kırpması pervasızca alıp başını gitmişti. Birkaç gün masamda beklettim ‘çelebi’yi. Onunla ne yapacağımı düşündüm. Vaktiyle bir Kudüs ziyareti sırasında, Filistin tarafında, köklerinden İsrail zorbalarının söktüğü, yetinmeyip ateşe verdiği yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarının önünde diz çökmüştüm. Filistinliler dikkat çekmesi için ağır zincirlerle birbirine bağlamışlardı o zeytin ağaçlarını. Zeytindağı’na çıkıp da Kudüs’e baktığımda önde set set inen ‘Getsemani Bahçelerine dalmıştım. Hz. İsa’nın sırtını dayayarak Kudüs’e son bakışlarıyla yakılıp sökülmüş zeytinler arasında çağrışımlara kapılmıştım.
‘Çelebi’ madem böylesi halleri ihsas etmişti bana önce saksısını değiştirmeliydi. İnsanın ülkesi neyse çiçeğin saksısı odur. Her ferah çiçekte saksının selameti bulunur. Bizim ‘çelebi’ saksısından hiç şikayet etmedi. Üst tarafı biraz daha karardı. Sağdaki çentikler daha gerilip kurudu. Sağ koldan ise gün gün ay ay gelişip serpilmeye başladı. Artık onu bir çapak bir çelimsiz sayamazdınız. Üstelik uç verdiği koldan yan dallar çıkardı. Yaprakların ışığı arttı. Bahar başı o dal ve yaprakların arasından gece görülen samanyolu sarmallarına benzeyen onlarca çiçek püskürttü. Bunu baharın bir cilvesi ‘çelebi’nin şakası diye yorumladım. Güneşten gıdasını alsın diye özen gösterdim. Her yağmurda dışarı çıkardım. Yaz güneşi başını delmesin diye arka balkona daha korunaklı bir yere kaldırdım. Gün geçti. Yaz son hamlesine yöneldi. ‘Çelebi’yi belki biraz unuttum. İhmal ettim.
Fakat geçen sabah su vermek için yanına vardığımda ne göreyim? Önce inanamadım. Gözlerimi oğuşturdum. Sevinçten dudaklarım kırpradı. İşte ne yapmışsa yapmış ne olmuşsa olmuş ‘çelebi’ göz güzeli irisi bir zeytin tanesi dökmüştü. İri, göz alıcı, berrak, net, güzeller güzeli bir zeytincik. Adeta, baharda püskürttüğü çiçekler arasından bir can damlası kalmıştı. Yanına vardım. Elim titredi. Dokunamadım. Gel seni tekrar ön balkona alayım dedim. Bir kumruyu kucaklarcasına nazik davrandım. Tam yerine koyacakken diğer dalın ucunda bir ikizine rastladım. Ama ikizi sanki ona aşık olmuş derdinden helak olup yarım kalmıştı. Aşk uğruna ‘çelebi’ yalnız kalmasın diye bekçililiğe soyunmuştu. Erinmedim, kütüphaneden Sevâkıp’ı buldum. Minyatürleri inceledim. Gözüm yine aynı ayrıntıda kaldı.
Bizim ‘çelebi’ de bu haliyle âdeta semaya kalkmıştı. Zaten Mevlâna da bir şevk ve cezbe anında ayağa kalkmış, şiir, ses ve beden üçlüsünün eteğini kaldırmış, tekliğin hünerini bir yaşam incisine çevirmişti. Tek bir zeytin tanesinin hayat nidasıyla şakıdığı bir dünyada insanın tecrübe edeceği nice nice hüner vardı. Olmalıydı.
