Fon meselesinden geriye kalan asıl soru
Herkesin gözü önünde apaçık şekilde borsa manipülasyonu yapılıyorsa, manipülasyon yapan değil yapmayanlar ayıplanıyorsa, yatırımcılar gerçek bilginin peşinde değil kısa yoldan köşe döndürecek kulislerin peşinde koşuyorsa, uçan kuşun esen yelin hesabının tutulduğu bir sektörde kurumlar olup biteni seyrediyorsa ve en nihayet denetim yapmakla görevli kurumlar işini yapmıyorsa orada fon skandalı olur.
Bir anda ortaya çıkan adamlar kısa sürede zengin olur, onların zenginliklerine imrenip heves edenler o fonlara para yatırır. Adı sanı bilinmeyen yatırım-finansman şirketleri medyada, reklamlarda, futbol takımlarının formalarında görünür olur. Bütün bunlar gayet de kolay olur. Oldu nitekim. Birkaç günde değeri onlarca kat yükselen hisse senetleri ve o hisselerle kurulan derme çatma fonların akıl sınırlarını zorlayan yükseliş grafiklerini izledik. Ekonomi kriz içindeyken aslında paranın çok kolay kazanılabildiğini gösteren sahnelere şahit olduk. Parıltı, ihtişam, gösteriş… Sonra, “para, kâr, fon, grafik” falan derken bir sabah “temerrüt”le güne uyandık. “Ödeme yapamıyoruz, kusura bakmayın” açıklamalarıyla…
Ekonomist Kerim Rota yaşanan süreci şöyle özetliyor: “Yapay fiyat oluşumu yoluyla hisseler gerçek değerlerinin çok üstüne çıkarıldı. Mesela, benim elimde 10 liralık bir hisse var. Onu anlaştığım birine 12 liraya satıyorum. Aynı gün içinde de o kişiden 12 liraya geri alıyorum. Bunu istediğiniz şekilde yukarıya götürebilirsiniz. Bu hisse artık o kadar sığ hâle geliyor ki sadece sizin yaptığınız bir tahta veya sizin yaptığınız bir işlem olmaya başlıyor. İstediğiniz zaman fiyatını yukarı çekebiliyorsunuz, istediğiniz zaman indirebiliyorsunuz. Çünkü bütün hisseler sizin elinizde.”
Bu kadar basit ve bu kadar rahat, bu kadar sorumsuzca…
Olan oldu ve elimizde de “Şimdi bu paralar ödenecek mi? Kim ödeyecek, niye ödeyecek, nasıl ödeyecek?” soruları kaldı.
Bir ülke düşünün ekonomisini güçlendirebilmek için en çok ihtiyaç duyduğu şey piyasalara güven verebilmek. Yani, kuralların kanunların uygulandığı ve kimseye ayrıcalık tanınmadığı; yarın sabahın belirsiz olmadığı aksine öngörülebildiği bir sistem kurabilmek.
Aynı anda, yabancı yatırım çekebilmek için elinden gelen her türlü kolaylığı sağlayan bir ülke burası. Yeter ki yatırımcı gelsin, fabrika açsın, açmasa bile hiç olmazsa parasını buraya park etsin.
Böyle bir ekonomide, 130 fonun birden tasfiyesine yol açacak kadar büyük bir açık yaşanması trajedidir. Hele de enflasyonla mücadele ederken, üretimi artırıp işsizliği yenmeye çalışırken ve en önemlisi sekiz yıla varan ekonomik krizden çıkabilmek için bir yol ararken ortaya çıkan tablonun izahı mümkün değildir. İşlerin yolunda gitmediği biliniyordu ama bu kadarı fazla… Yabancı kaynak çekebilmek adına dünyanın en yüksek faiz oranlarından birini ödemeye razı olmuş bir ekonominin sırtına böyle olumsuz bir imajı yüklemek çok büyük bir lüks. O imajı yüklemeyi göze alabilmek de büyük cesaret.
Maliye Bakanı iş işten geçtikten sonra, “Problem yok, her işlemlerle şey kontrol altında” deyip çırpınıyor. Elbette her şey kontrol altındadır, elbette bir yol da bulunur. Ama mesele, işlerin en başından kontrol edilmemesi ve bugüne kadar gelmesidir. Yani sistemin her durumda işlemesidir. Kabul edelim bu da büyük bir meseledir.
Şimdi sorulması gereken ve cevap bekleyen asıl soruya bakalım: Kurumların, kuralların işlemesinin, denetim ve şeffaflığın ne kadar hayati olduğu artık anlaşılmış mıdır?
Yoksa eski tas eski hamama devam mı?
