Yolun sonunu göremeyen Türkiye gençliği
Yönetmen John Hillcoat’un, Cormac McCarthy’nin Pulitzer ödüllü romanından sinemaya uyarladığı The Road (2009), apokaliptik zamanları anlatan sayısız filmden birisi gibidir. Gökyüzü külle kaplanmış, şehirler harabeye dönüşmüş, ormanlar ölmüştür ve insanlık geriye kalan son kırıntılar için birbirini avlamaktadır. Filmin merkezinde ismini öğrenemediğimiz bir baba ile küçük oğlu vardır. Ellerindeki birkaç parça eşyayla güneye doğru nereye gittiklerini tam olarak bilmeden yürürler. Yolun sonunda kendilerini neyin beklediğini de bilmezler. Bu belirsizliğe rağmen yürüyüşe devam ederler. Filmin asıl ağırlığı da buradadır aslında. Ne romanın yazarı McCarthy ne de onu filme uyarlayan Hillcoat dünyanın nasıl yıkıldığını anlatmakla ilgilenmez. Çünkü insanı tüketen duygu aslında felaketin kendisi değildir, felaketten sonra hangi dünyanın kurulacağını bilememektir. Küllerin arasından geçen baba ile oğulun taşıdığı yük “açlık” kadar, “belirsizliğin” ağırlığıdır.
Son yıllarda Türkiye’deki gençlere baktığımda aklıma sık sık bu film geliyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz manzara çok başka bir yerde duruyor. Uzun yıllar boyunca Türkiye’de insanlar yoksulluktan şikâyet etti, fırsat eşitsizliklerinden yakındı, siyasi gerilimlerle yaşadı. Buna rağmen hayatın görünür bir istikameti vardı. Çalışmanın, okumanın, meslek edinmenin ve sabretmenin sonunda nasıl bir hayata ulaşılabileceği aşağı yukarı tahmin edilebiliyordu. Yol zorluydu fakat görünüyordu. Bugün ise gençlerin karşı karşıya olduğu mesele yolun zorluğunu çoktan geride bıraktı. Bugün yaşanan zorluk yolun sisler içinde kaybolmuş olmasıdır.
Ülkenin hem siyasi hem kültürel panoramasıyla alakalı okuduğum romanları, izlediğim filmleri düşünüyorum. Büyükleri dinliyorum ve şunu hissediyorum: Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde gençler gelecek hakkında bu kadar çok şey duyup gelecek hakkında bu kadar az malumata sahip olmadı.
Fakat bütün bu gürültünün altında başka bir duygu var. Üniversiteye başlayan bir genç, mezun olduğunda karşısına nasıl bir iş dünyasının çıkacağını bilmiyor. Meslek seçen bir genç, seçtiği alanın on yıl sonra aynı şekilde varlığını sürdürüp sürdürmeyeceğini kestiremiyor. Bu yüzden yaşanan bu duygu şelalesi salt gelecek kaygısı olarak adlandırılamaz çünkü kaygı, yaklaşan tehlikeyi görmeyi gerektirir. Burada çok daha farklı bir durum söz konusu. İnsanlar hangi geleceğe hazırlanacaklarını bilmiyor.
Bu tabloya uzun süre siyasi kutuplaşma penceresinden bakıldı. Oysa gençlerin gündelik hayatına biraz yaklaşınca farklı bir manzara beliriyor. Aynı kiraları ödeyen, aynı mülakatlarda bekleyen, aynı güvencesizlik hissiyle yaşayan muhafazakâr ve seküler gençlerin öfkesi çoğu zaman birbirlerine yönelmiyor. Televizyon ekranlarında sürdürülen kültür savaşları, sosyal medyada üretilen ideolojik cepheleşmeler ve siyasetin sürekli diri tutmaya çalıştığı fay hatları, gündelik hayatın içinde eski belirleyiciliğini kaybediyor. Çünkü insanların önüne çıkan ortak problem çok daha somut. Yıllarca çalışmanın, okumanın, kendini hatta tüm fedakârlıkların sonunda nasıl bir hayata ulaşılabileceğini artık kimsenin tam olarak kestirememesi.
Gençler arasında büyüyen o uğultulu huzursuzluğun büyük yekûnu burada yatıyor. İnsanlar sanıldığı gibi başkalarının başarılı olmasına itiraz etmiyor. Tarih boyunca hayat zaten hiç kimseye eşit şartlarda üleştirilmedi. Kimi yarışa birkaç adım önde başladı, kimi geriden. Kimi geniş imkânların içine doğdu, kimi dar koridorlardan geçmek zorunda kaldı. Rahatsızlık yaratan manzara bu değil, insanların o manzaraya baktıklarında artık neyin neyi belirlediğini seçememeleri… Sanılanın aksine toplumları ayakta tutan hiçbir zaman mutlak eşitlik de olmadı; hayatın kusurlu olduğunu da herkes biliyordu. İnsanları yürümeye devam ettiren o kusurların içinde dahi bir düzen, mantık ve istikamet olduğuna dair inançtı.
İşte bugün gençler arasında büyüyen öfkenin merkezinde bu duygu bulunuyor. Bir kuşak ilk kez geleceğini kaybetmiyor, geleceğin öngörülebilir olduğu bir dünyayı kaybediyor. Ben ve neslimi düşünüyorum, öyle şeyler yaşadık ki hayatın adil olduğuna inanmamız gerekmediğini fark etmiştik bir süre sonra. Hayatın belirli bir mantığa sahip olduğuna inanmamız bize iyi gelmişti. Çok çalışan herkes kazanmazdı fakat çalışmanın o kadar da anlamsız olmadığını düşünürdük. Eğitim kusurluydu evet, fakat bir kapı açabilirdi. Meslekler yorucu olsa da hayat kurmaya izin verebilirdi. Gelecek parlak görünmüyorsa da tahayyül edilebilir durumdaydı. Bugün aşınan ve yok olan işte sadece ekonomik refah değil, hayatın belirli kurallarla işlediğine dair ortak kanaatin kendisi… En hazin olanı belki de…
Meselenin sonuna yaklaşırken The Road’un sonunda baba ile oğulun yürüyüşü devam eder. Her ikisini ayakta tutan duygu kurtulmaya olan inançları değildir, yürümeyi bıraktıkları anda her şeyin sona ereceğini bilmeleridir.
Gençler çoktan yüksek maaşlar, büyük evler veya daha konforlu hayatlar istemeyi bıraktı. Yürüdükleri yolun gerçekten bir yere çıktığını görmek istiyor.
Bizim için en büyük tehlike yolun sonunu görememek. Ondan daha da vahimi yolun sonunda gerçekten bir şey bulunduğuna dair inancın kaybolmuş olması. Biz zaten ezan hadi ezan… Çanlar gençler için çalıyor, farkında mıyız?
