İştahın haritaları

Belki de okuduğumuz öykülerin, romanların, kısacası bütün kurmaca metinlerin bize başka hayatlar sunabildiği yer tam da burasıdır. Karakterler yalnızca konuşmaz. Yaşarlar. Günlük hayatın içinde dolaşırlar. Bir alışkanlığı sürdürür ya da ondan vazgeçerler. Bize kendilerinden çok, kendimizden parçalar gösterirler. Bu yüzden bazı kurmaca karakterler hiç yaşamamış olsalar bile bize gerçek insanlardan daha yakın gelebilir.

İnsan hayatında yolunda gitmeyen şeyler olduğunda bunun ilk izleri en önce gündelik hayatında görünür.

Çünkü insan uzun süre güçlü görünmeyi başarabilir. Acısını saklayabilir, doğru cümleleri kurabilir, hatta her şey yolundaymış gibi davranabilir. Ama hayatla kurduğu ilişkinin izleri er ya da geç alışkanlıklarına sızar. Ertelenen işler, boş kalan akşamlar, giderek küçülen bir yaşam alanı, olsa da bir olmasa da bir rutinler...

Belki de okuduğumuz öykülerin, romanların, kısacası bütün kurmaca metinlerin bize başka hayatlar sunabildiği yer tam da burasıdır. Karakterler yalnızca konuşmaz. Yaşarlar. Günlük hayatın içinde dolaşırlar. Bir alışkanlığı sürdürür ya da ondan vazgeçerler. Bize kendilerinden çok, kendimizden parçalar gösterirler. Bu yüzden bazı kurmaca karakterler hiç yaşamamış olsalar bile bize gerçek insanlardan daha yakın gelebilir.

İnsanın gerçek hikâyesi çoğu zaman büyük olaylarda değil, küçük ayrıntılarda saklıdır. Bir karakterin neyi yediği kadar, neyi yiyemediği de önemlidir. Hangi sofralara oturduğu kadar, hangilerinden uzak kaldığı da.

Filozoflar ve yazarlar açlığı çoğu zaman eksiklik duygusuyla ilişkilendirmiştir. Doymak, yalnızca mideyle ilgili değildir; çoğu zaman insan ait olduğu yerde doyabilir, sevildiği yerde ya da kendisiyle barıştığında doyabilir.

Çünkü yemek yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değildir. Aynı zamanda hayatı sürdürme arzusunun da göstergesidir.

Sevgi Soysal'ın Tante Rosa'sı bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Rosa'nın hayatı evliliklerle, ayrılıklarla, hayal kırıklıklarıyla ve yarım kalmış beklentilerle ilerler. Onun yaşadığı çözülmeyi yalnızca başına gelen olaylardan öğrenmeyiz. Hayatının giderek daralmasından da hissederiz. Düzen bozulur, alışkanlıklar eksilir, yaşamın ritmi yavaş yavaş kaybolur.

Burada mesele yalnızca yoksulluk değildir.

Çünkü insanın önünde yemek olduğu hâlde canının hiçbir şey istemediği zamanlar vardır. Kendine bir öğün hazırlayacak gücü bulamadığı günler... Yapabileceği şeyleri ertelediği, hayatla arasına görünmez bir mesafe koyduğu dönemler...

İnsanın yaşamla kurduğu bağ zayıfladığında bunun izleri önce gündelik hayatında ortaya çıkar.

Bir evin sessizliğinde.

Bir masanın boşluğunda.

Yarım bırakılmış alışkanlıklarda.

Tante Rosa'nın hikâyesi bize biraz da bunu anlatır.

Tolstoy'un Anna Karenina'sı ise aynı soruya başka bir yerden yaklaşır. Anna'yı unutulmaz kılan yalnızca yasak aşkı değildir. Onun hikâyesi, insanın sahip olduğu her şeye rağmen neden hâlâ eksik hissedebildiğine dair sarsıcı bir soruyu da içinde taşır.

Bir karakteri anlamanın en ilginç yollarından biri, neyin peşinden koştuğuna değil, neyin onu doyuramadığına bakmaktır. Anna'nın hayatında eksik olan şeyleri saymak kolay değildir. Saygınlığı vardır, güzelliği vardır, ait olduğu bir çevre vardır. Sonra uğruna büyük bedeller ödediği bir aşk da olur. Ama yine de huzur gelmez. Çünkü insanın bazı açlıkları sahip olmakla son bulmaz. Hatta bazen daha da büyür.

Roman ilerledikçe Anna'nın dünyası daralır. Dostluklar azalır, güven duygusu sarsılır, hayatının merkezinde giderek tek bir duygu kalır. Tutku büyüdükçe dünya küçülür.Muhtemeldir ki Anna Karenina’nın asıl sorusu şudur: İnsan, uğruna her şeyi feda ettiği şeye kavuştuğunda gerçekten doyabilir mi?

Tolstoy bu soruya kesin bir cevap vermez. Ama Anna’nın hikâyesi, bazen en büyük açlığın sevgisizlikten değil, hayatın geri kalanını gözden çıkaracak kadar tek bir duyguya teslim olmaktan doğduğunu düşündürür.

Bu yüzden Rosa ile Anna, ilk bakışta birbirlerinden ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, aynı sorunun etrafında dolaşırlar. İnsan neyle doyar? Bir sofraya oturmak karın doyurabilir.Bir başarı insanı sevindirebilir. Bir aşk hayatı değiştirebilir. Ama insan bazen bütün bunlara sahip olduğu hâlde eksik hissedebilir.

Çünkü insanın açlığı kimi zaman anlama dair, kimi zaman da aidiyete ve bağ kurmaya, en çok görülmeye açtır. Büyük romanların yıllar geçse de eskimemesinin sebebi de budur. Onlar bize insanların neye sahip olduklarını değil, neyin eksikliğini çektiklerini gösterir.

Ve bazen bir insanın bütün hikâyesi tam da orada görünür hâle gelir. Bir masanın başında, bir mutfakta.

Ya da uğruna her şeyi verdiği hâlde onu doyurmayan bir duygunun karşısında. Bu yüzden roman bittiğinde akılda yalnızca trajik bir aşk değil, insan ruhunun sınırlarına dair ürpertici bir boşluk hissi kalır. Ve belki de tam bu nedenle, Anna Karenina’ya yeniden baktığımızda gözlerini değil, içindeki o hiç dinmeyen eksikliği görürüz.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.