Kara ütopyalar çağına doğru
Üniversitede ilk kez bilgisayar gördüğümüzde, mavi zemin üzerinde beyaz harflerle çalışan son derece basit bir programda yazı yazıyorduk. O günlerde bunun bize en büyük avantajı, daktilodan farklı olarak yaptığımız hataları kâğıt harcamadan düzeltebilmemizdi. Bugün sıradan görünen bu özellik, o dönem için adeta küçük bir devrimdi. Ardından Microsoft Word yaygınlaştı, internet hayatımıza girdi, iletişim teknolojileri baş döndürücü bir hızla gelişti ve dünya hiç olmadığı kadar birbirine yaklaştı.
İlk bakışta bütün bu gelişmelerin özgürleştirici bir etkisi olacağı düşünüldü. Bilgiye ulaşmanın demokratikleşeceği, insanların daha bilinçli bireyler hâline geleceği ve otoriter yapıların zayıflayacağı bir dünya hayal edildi. Ancak bugün, yapay zekânın sınırlarını tartıştığımız bir çağda, işlerin hiç de beklendiği gibi gitmediğini görüyoruz.
İnsanlık tarihinde hiç kimsenin sahip olamadığı kadar fazla bilgiye birkaç tuşla ulaşabildiğimiz bir dönemdeyiz. Buna rağmen özgürlüklerin giderek gerilemesi çağımızın en büyük çelişkilerinden biri. Bilgi çoğaldıkça özgürlüğün de artacağı düşünülüyordu; oysa bilgi bolluğu hakikate ulaşmayı kolaylaştırmak yerine daha da zorlaştırıyor.
Çocukluğumdan beri farklı yayın çizgilerine sahip gazeteleri okuma alışkanlığım vardır. 1980’li yıllarda hem Cumhuriyet’i hem Tercüman’ı hem de diğer gazeteleri bir arada okuyan insan sayısı yok denecek kadar azdı. Sonraki yıllarda da bu alışkanlığımı sürdürdüm. Tek bir kaynağa bağlı kalmak yerine farklı görüşleri karşılaştırmanın gerçeğe ulaşmanın en sağlıklı yolu olduğuna inandım.
İnternet yaygınlaştığında da birbirine taban tabana zıt yayın organlarını takip etmeye devam ettim. Aynı olayın farklı mecralarda nasıl aktarıldığını karşılaştırıyor, öne çıkarılan ve özellikle görmezden gelinen ayrıntıları bir araya getirerek gerçeği anlamaya çalışıyordum. Bu yüzden hiçbir habere ilk duyduğum hâliyle itibar etmemeye özen gösterdim.
Ne var ki bugün bu yöntem bile eskisi kadar işe yaramıyor. Çünkü artık yalnızca haberin yorumu değil, haberin kendisi de üretilebiliyor, hatta gizlenebiliyor. Daha da dikkat çekici olan, siyaseten ve ideolojik olarak birbirine taban tabana zıt görünen yayın organlarında bile haberlerin çoğu zaman aynı bakış açısıyla ve aynı özensizlikle sunulmasıdır. Küçük bir araştırmayla kolayca yanlış olduğu ortaya çıkarılabilecek bilgiler bile doğrulanmadan, adeta gözümüze sokulurcasına dolaşıma sokuluyor. Yapay zekâ sayesinde hiç yaşanmamış olaylar yaşanmış, hiç söylenmemiş sözler söylenmiş gibi gösterilebiliyor. Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi ise her geçen gün biraz daha silikleşiyor.
George Orwell, 1984 romanında hakikatin iktidar tarafından sürekli yeniden yazıldığı bir dünya tasvir etmişti. Aldous Huxley ise Cesur Yeni Dünya’da insanları baskıyla değil, haz ve konforla yönetilen bir toplumu anlatıyordu. Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 romanında kitaplar yakılıyordu. Bugün ise tarihin yeniden yazılmasına bile gerek kalmadan milyonlarca insan aynı anda farklı “gerçeklikler” içinde yaşayabiliyor; insanlar kitap yakılmadan da uzun metinlerden uzaklaşıp birkaç saniyelik videoların içinde kaybolabiliyor. Sansür artık yalnızca yasaklayarak değil, dikkati dağıtarak da uygulanabiliyor.
Bir dönem gazetelerde üzerine çay dökülmüş, köşeleri yıpratılmış gibi gösterilen sahte tarihî belgelerle kamuoyu yönlendirilmeye çalışılırdı. Bugün ise yapay zekâ ile üretilmiş, gerçeğinden ayırt edilmesi son derece güç milyonlarca belge, görüntü ve video dolaşıma sokuluyor. Geçmişin kaba propaganda yöntemleri yerini çok daha sofistike manipülasyon tekniklerine bırakmış durumda.
Akıllı telefonlar sayesinde herkes bir anlamda muhabir olabiliyor; ancak aynı zamanda potansiyel bir dezenformasyon üreticisine de dönüşebiliyor. Eskiden yanlış bilgi belirli merkezlerden yayılırdı, bugün ise milyonlarca kullanıcı tarafından farkında olunmadan yeniden üretiliyor.
Gözümüzün önünde büyük insanlık dramları, soykırımlar yaşanırken dünyanın önemli bir bölümü sessiz kalıyor. Kamuoyu çoğu zaman olayların kendisine değil, nasıl sunulduğuna tepki veriyor. Bir kişinin söylediğinde gülünüp geçilen sözler, başka biri söylediğinde küresel bir linç kampanyasına dönüşebiliyor. Algı, çoğu zaman gerçeğin önüne geçiyor.
Belki de Orwell’in “Büyük Birader”i artık tek bir devlet değil; cebimizde taşıdığımız telefonlar, bizi tanıyan algoritmalar ve hangi haberi göreceğimize karar veren yapay zekâ sistemleridir. Davranışlarımızı, tercihlerimizi ve hatta neye öfkeleneceğimizi giderek daha fazla bu sistemler belirliyor. Toplumun önemli bir kesimi de dün olduğu gibi bugün de kendisine sunulan bilgiyi sorgulamaya gerek duymuyor.
İnsanlığa daha fazla refah ve özgürlük getireceğini umduğumuz teknolojik gelişmelerin, özgürlükleri sınırlamanın araçlarına dönüşme riski taşıdığı bir dönemde yaşıyoruz. Orwell hakikatin yok edilmesinden, Huxley insanların hakikati umursamayacak hâle gelmesinden, Bradbury ise düşüncenin yavaş yavaş hayattan çekilmesinden korkuyordu. Belki de asıl ürkütücü olan, bu üç distopyanın farklı parçalarının aynı anda hayatımıza girmiş olmasıdır.
Gelecek çocuklarımız açısından pek de iç açıcı görünmüyor. Yapay zekâ, yüz tanıma sistemleri ve dijital gözetim teknolojileri hızla gelişirken, Terminatör, Azınlık Raporu ve Black Mirror’da izlediğimiz senaryoların tamamen hayal ürünü olmadığını her geçen gün daha fazla hissediyorum.
Umarım yanılan ben olurum.
