Armağandan hesaba
Bir akşam yemeğinde yan yana oturan iki insanın konuşmaları kulağıma geliyor. Konuşma mesafelerinden, birbirlerinin cümlelerini tamamlayacak kadar tanıdık, suskunluklarını anlayacak kadar yakın oldukları uzun bir ilişkinin içinde olduklarını düşünüyorum. Konuşmanın içinde görünmeyen bir kırılma ortaya çıkınca haklı olduğumu anlıyorum.
Adam, yıllar önce eşi için yaptığı fedakârlıklardan söz etti. Taşınmalar, vazgeçilen planlar, ertelenen hayaller… Bütün bunları anlatırken aslında kırk kat örttüğü halde apaçık ortaya çıkan bir şey söylüyordu:
“Senin için bu kadar çok şey yaptım.”
Kadın da sessizce dinleyip, “ama ben senden bunları istememiştim.” dedi.
O an, insan sevdiği kişi için yaptığı şeyleri ne zaman bir armağandan çıkarıp, görünmeyen bir hesaba dönüştürür diye düşündüm. Belki de ilişkilerin en zor taraflarından biri budur. Sevmekle sahip olmak arasındaki ince çizgi. Birine dünyaları vermek isterken, fark etmeden onun o dünyanın içinde nasıl yaşayacağını belirlemeye başlamak…
İnsan bazen sevdiği kişiye bir dünya kurar. Onun mutluluğu için uğraşır, hayatını kolaylaştırmak ister, onunla bir gelecek hayal eder. Fakat zaman geçtikçe fark etmeden şu beklenti doğabilir: “Ben senin için bunları yaptıysam, sen de benim istediğim kişi olmalısın.” İşte sevginin en sessiz dönüşümü belki de burada başlar. Çünkü bazı ilişkilerde sevgi, fark edilmeden bir ödül ve ceza sistemine dönüşebilir. Beklentiler karşılandığında büyük bir yakınlık, karşılanmadığında ise uzaklık ortaya çıkar.
Oysa sevgi, bir insanın bize benzemesiyle değil; farklılığıyla da yanımızda kalabilmesiyle anlam kazanır.
Bu mesele yalnızca kadınların ya da erkeklerin yaşadığı bir durum değil, insan doğasının ortak bir zaafıdır. Bir erkek bazen eşinin kendi dünyasını anlamasını, kendi yüklerini paylaşmasını, kendi ihtiyaçlarını görmesini bekleyebilir. Bir kadın da eşinden kendisini duymasını, duygularına karşılık vermesini, hayatında öncelikli bir yerde tutmasını isteyebilir.
Her iki taraf da, “benim için önemli olduğunu hissetmek.” diye büyük bir arayışın içinde.
Fakat sorun, bu ihtiyacın karşı tarafa bir özgürlük alanı bırakarak mı, yoksa bir zorunluluk yükleyerek mi ifade edildiğidir.
Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da bir insanın var olabilmesi için ihtiyaç duyduğu bağımsız alandan söz eder. Bu alan yalnızca mekânsal değil; zihinsel ve duygusal bir özerkliktir ki bu sadece sanatçı ihtiyacı değildir, tüm insanların en temel ihtiyacıdır.
Çünkü insan, sevdiği kişinin yanında bile kendisi olarak kalabilmelidir.
Gerçek yakınlık, iki insanın birbirinin bütün eksiklerini tamamlaması değil de, kendi bütünlüğünü kaybetmeden yan yana durabilmesidir.
Sally Rooney’nin Normal İnsanlar romanında Marianne ve Connell’ın ilişkisi bu açıdan dikkat çekicidir. Birbirlerinin hayatında derin izler bırakırlar; fakat aralarındaki bağ yalnızca sevgiyle değil, korkularla, geçmiş deneyimlerle ve görülme ihtiyacıyla da şekillenir. Çünkü insan bir ilişkiye yalnızca bugünkü hâliyle girmez. Çocukluğunu, yaralarını, beklentilerini ve kendisiyle ilgili inançlarını da beraberinde getirir. Bazen karşımızdaki kişiden istediğimiz şey sevgi değil, durmadan sağlamasını yaptığımız kanıttır.
Ingmar Bergman’ın Scenes From a Marriage eserinde evlilik, iki insanın sonsuza kadar aynı kalmasının hikâyesi değildir. Tam tersine, değişen iki insanın birbirleriyle yeniden karşılaşma çabasıdır. Çünkü birlikte olmak, bir insanı dondurmak değildir!
Bir insan yıllar içinde elbette değişir. Düşünceleri, hayalleri, öncelikleri değişebilir. Onu sevmek, eski hâline sahip olmak anlamına gelmez.
İlişkilerde en büyük yanılgılardan biri şudur:
“Sana bir dünya verdim.”
Bu cümle ilk bakışta sevginin büyüklüğünü anlatıyor gibi görünür. Fakat “benim kurduğum dünyanın içinde kalmanı istiyorum.” diye bas bas bağırır. Oysa hiçbir insan başka bir insanın dünyasında sonsuza kadar misafir yaşayamaz.
Gerçek sevgi, birinin hayatına girmek ama orayı ele geçirmemektir. Bir insanın elinden tutmak ama yönünü belirlememektir. Yanında olmak ama onun yerine yaşamamaktır.
Bana kalırsa olgun sevginin en zor cümlesi şudur:
“Sen benim hayatımın çok değerli bir parçasısın; ama sen yine de bana ait değilsin.”
Çünkü insan sevildiği yerde büyür. Fakat yalnızca beklentilere uyduğu sürece sevildiği yerde, zamanla kendini kaybetmeye başlar. Ayağına serilen dünya çok güzel olabilir. Ama o dünyada nefes alabilecek kadar özgür değilse, insan bir gün kendi gökyüzünü aramaya başlar.
