Ekonomiyi yoksa hiç mi başaramayacağız?
Ekonomideki sürekli kriz hali giderek artık bu işi başaramayacağımız duygusuna ulaşmış bulunuyor. “Krizi aşmanın yolunu bulamıyoruz ve geri kalmışlığın üstesinden gelemiyoruz” kanaati yerleşiyor. Bir ülke sekiz yıl kriz içinde olamaz, bir ülkede hayat pahalılığı sabit bir veri haline gelemez. Ücretler her çeyrekte alım gücünü kaybedemez ve beraberinde enflasyona karşı direnç bu kadar azalamaz. AK Parti gibi ekonomi yönetiminde odağını epeyidir kaybetmiş bir iktidar için bile bu tablo kabul edilemez.
Büyük sıçrama yahut başarılı örneklerden vazgeçtik, gerileme bir yerde durmalıydı. Faiz dengeye gelmeli ve fiyatlar hiç olmazsa öngörülebilir seyir izlemeliydi. Bu kadarı da olmadı, olamadı.
Yüksek enflasyon, yüksek faiz ve her zaman gergin cari açık ile bir türlü gelmeyen yabancı yatırım ülkenin kaderi oldu. Savaştaki ülkelerin üzerinde fiyat seviyesiyle yaşıyoruz ve artık birçok ürün dolar bazında bile dünya ortalamasının üzerinde satılıyor. Dolar enflasyonu, TL enflasyonunun kat be kat üzerindedir; özellikle de gıdada.
Krizi yönetemeyince, enflasyonu ve faizi durduramayınca bu kez geriye bildik hikayeler kalıyor. Pandemi büyük bir bahaneydi geçti. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonraki bahane oldu; o da zayıfladı. Şimdi de İran Savaşı…
Oysa, pandemiden etkilenen ülkeler artık enflasyonu unuttu ve İran savaşı da sadece bizi etkiliyor ama kimsede bizim gibi yüksek fiyatlar yok. Kaldı ki, pandeminin bitişiyle İran Savaşı arasındaki üç koca yılda ne yapıyorduk da enflasyonu düşüremedik? “Bütün krizlere karşı dayanıklı, güçlü ve sağlam ekonomimiz var” hikayesine ne oldu?
Ekonomide hiç değişmeyen ve ne olursa olsun ısrarla tatbik edilen tek program bahanelere sığınmak oldu. Türkiye yüksek enflasyona, yüksek faize ve artık eksi yabancı yatırıma mahkum bir ekonomi haline bu bahanelerin eşliğinde geldi.
Üstelik tek meselemiz de bunlar değildir.
Küresel sahada hiçbir teknoloji üretiminde rekabet edememek, herhangi bir sektörde oyun kurucu olamamak ve 50 yıldır dünyanın en büyük 20 ekonomisinden birisi olmamıza rağmen dünya ticaretindeki payımızın hala yüzde 1’ler seviyesinde olması gibi devasa problemlerimiz vardır. Oysa, siyasal istikrar içinde geçen 24 yılda Türkiye rahatlıkla dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girebilir, payını 2-2,5’lara çıkarabilir ve Avrupa ülkeleri gibi enflasyonu unutabilirdi. Tabii ki dünyanın en iyi ve garantili faiz veren ülkesi yaftasına da mahkum olmazdı.
Niye başaramadık ve artık “galiba hiç başaramayacağız” noktasına nasıl geldiğimizi söylemeye gerek yok. Sebepleri herkesçe malum. Demokrasi, hukuk, eğitim, liyakat, ehliyet ve şeffaflık olmayan ülkede iyi bir ekonomide olmaz. Yıllar boşa geçer ve hep daha azına razı olmak kaçınılmaz hale gelir. Allah bugünümüzden geri koymasın gibi…
Bugün -gerçek- yıllık kişi başı geliri 30-35 bin doların altında olmaması gereken, yılda en az 50 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye alması gereken ve değil eğitimli nüfusun dışarı kaçması, dünyadan uzman ithal etmesi gereken bir ülke böyle iddialardan vazgeçmiş durumdadır. Hak ettiğinden daha azıyla yaşamayı da lütuf kabul eder haldedir.
Her saat ve her gün dünyada ekonominin ve yenilenmenin mentalitesi değişiyor. Yüksek teknoloji ve yapay zekayla birlikte üretim modelleri geometrik olarak büyüyor ve biz neyi kaçırdığımızı dahi bilmiyoruz. Dolayısıyla yarın bizi neyin beklediğini de bilmiyoruz.
Bu, küresel ekonomik ve teknolojik yarıştan kopmaktan daha büyük bir kopuş demektir. Böyle bir kopuşun da tıpkı enflasyon gibi; ne virüsle ne bombayla ne savaşla ilgisi vardır. Olsaydı, herkes bu bahanelere sığınır ve dünyanın geri kalanı büyümeye, gelişmeye, teknoloji ve refah üretmeye devam edemezdi.
