Ne aşktan ne de bu zalim dünyadan kaçabildik
Aşkları, hayalleri hiç olmamış, büyük rüya bahçelerinde hiç dolaşmamış insanların hayatından daha sıkıcı ne olabilir ki bu dünyada?
Sevmenin, sevilmenin o değerli zehrinden birazcık olsun tatmadan yaşamanın nasıl bir cehennem olduğunu bilebilir miyiz?
Yüreğimizin kıyısındaki uçurumlar olmasa, hayatımızın kuru vadileri tutkulu nehirlerle buluşmasa, içimizin çorak bozkırları aşka açılmasa bu dünyanın esaretine nasıl dayanılır? Nasıl geçilir ölüm ıssızlığını andıran yaşadığımız günlerin zalim karanlığından?
Harfler, kelimeler olmadan içinde biraz olsun nefes aldığımız yürekler, kalbimizi koruyan aşklar ve sağlam sesli hafızlar olmasa, doru beyaz atlarla nasıl kaçılır bu dünyanın despotlarından?
Ama ne yazık ki hiç kaçamadık ve aşk kavşaklarında hep yanlış ata oynadık.
Yanı başımızdan akıp giden ırmaklara dokunamadık, serin suların kıyısında susuzluktan kurudu yüreklerimiz.
Rüzgarda koşan yılkı atlarının yeleleri gibi birbirlerinin üstüne kapanıp, ölüme ve hayata karışıyor hayallerimiz.
Hangi tarafı tutsak, sonunda kendimize ihanet edeceğiz. Kaçsak, gidecek bir yerimiz bile yok aşktan başka…
Eğer içimdeki zehre ihanet edersem, yaram yeniden hançerlenecek, ruhum sokaklara düşecek bizi siyasetin yalan rüzgarlarına alıştıran hurafe tüccarı hocalar yüzünden.
Bu yüzden, bir daha baharda yakama sarı güller takmayacağım. Kederlerle sevinçlerin yerlerini değiştirip, isyanın ikiz kardeşi aşkla aynı yürekte vurulacağım.
Belki iki aşkımız olmalı.
Birinde, yılda bir kez açan kardelenlerle aynı kaderi paylaşan mazlumların çığlığı ile aynı şafakta ağlamalıyız.
Diğerinde ise “secdeden içerde secdeye varan”, görünür görünmez dualarla zırhlarımızı kuşanmalı ve en ağır ihanetlerle bile sarsılmamalıyız.
İki aşkımız olmalı.
Birinde, bütün kıyılarımızdan bir yalvarış gibi geçen acının zehrine hazır olmalıyız.
Diğerinde ise o harikulade susuşlar içinde gönülden gönüle akan acılar gibi, işkence edilenlerin çığlıklarıyla arkadaş olmalıyız.
Korkularımızı çoğaltan, yaralarımızı derinleştiren bir ülkede şarkılar ve şiirler gibi sığınabileceğimiz limanların olmasına şükretmeliyiz.
İyi ki şarkılar ve şiirler var. Yaşadığımız şu zor günlerde, bir taraftan insanlığın kendi sonunu hazırlayışını sorgulayan King Crimson’ın efsanevi “Epitaph” şarkısını dinlerken, bir taraftan da İsmet Özel’in “İçimden şu zalim şüpheyi kaldır, ya sen gel ya beni oraya aldır” şiirini okuyarak teselli bulmaya çalışıyorum.
/Dünya. Çıplak omuzlar üzerinde duran.
Herkes alışkın dölyatağı bersalarla ağulanmış bir dünyaya
Benimse dar
çünkü dargın havsalamın
gücü yok bazı şeyleri taşımaya.
Önce kalbim lanete çarpa çarpa gümrah
sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu
sakın Styks sularının heyulası sanmayın
er gövdesinde dolaşan bulutun simyası bu,
biraz üzgün ve Ömer öfkesinde biraz
öyle hisab katındayım ki katlim savcılardan sorulmaz
ne kireç badanalı evlerde doğmuş olmak
ne ellerin hırsla yaban tutuşu
ne fabrikalarda biteviye üretilmekte olan kahır
dev iştihasıyla bende kabaran aşkı
yetmez karşılamaya/
