Geri dönüş mümkün mü?
Türkiye’deki iç siyasi tartışmaların pek çok kritik yönü var.
Bunlardan birisi, belki de en önemlisi, genel anlamıyla “yargı”
meselesi.
Olması gereken belli:
Yasa, düzenleme ve uygulamaların evrensel hukuk kriterlerini esas alması, yargıçların liyakat esaslarına göre seçilmesi, temel hak ve özgürlüklerin hukuk ve yargı güvencesi altında olması, bu nitelikte bir yargı denetiminin varlığı...
Ne var ki olan farklı.
Yeni de değil bu.
Bu topraklarda yıllardır bunların yokluğu veya eksikliği hüküm sürer.
Ataerkil, cemaatçi ve faydacı bir siyasi kültür, bu açıdan belirleyici bir rol oynar.
Otoriter-merkeziyetçi bir geleneğin ve darbelerin gölgesinde hazırlanmış, yetki-sorumluluk bağlantısını koparan, yargı gücünü sistematik siyasi ve idari denetime tabi kılan anayasalar, bu yokluk ve eksikliğin ana kaynaklarından birisini oluşturur.
En nihayet, siyasi partiler düzenine egemen olan çoğunlukçu millî irade anlayışı, kuvvetler ayrılığını sarsan, yargıyı siyasi güce tabi kılan adımları düzenli olarak normalleştirir.
Model belki yeni değil.
Ancak bugün, bu sorunlar
açısından düne oranla inanılmaz ileri bir noktadayız.
Arkamızda, askerî vesayet sistemine yönelik doğru başlamış ancak daha sonra ele yüze bulaştırılmış bir değişim ve temizlik süreci var. Yakın tarihte Gülen cemaatinin yargıda kabul edilemez düzey ve nitelikteki “yetki gaspı” ve “paralel devlet” faaliyetlerini, ardından buna karşı alınan tedbirlerin hukuk kurallarını yerle yeksan etmesini, “bozuk zemini” tam bir bataklık hâline çevirmesini yaşadık.
Sonra görüntü şu oldu:
Cemaat çıkarlarına göre davranan savcı ve yargıçların yanına, bu kez onları ve benzerlerini temizlemek için hukuk kuralları dışına çıkan iktidar hattının savcı ve yargıçları eklendi. Bu yargıçlar (bir dönem aynı cemaat yanlısı olanların yaptığı gibi) sadece söz konusu temizlik faaliyetinde değil, siyasi iktidarın hassas olduğu tüm konularda hukuk kurallarını zorlayan uygulama ve kararlara imza atmaya başladılar.
Bu “ikili siyasallaşma hâli ve otoriterleşme kaynağı”nın işaret ettiği en önemli mesele, şüphe yok ki, yargıç ve savcı tayinlerinde liyakat esaslarından biraz daha uzaklaşılması ve tam sadakat düzenine geçilmesiydi.
HSYK Kanunu’nun değişmesi ve dairelerinin yeniden yapılanması, bu çerçevede karşımıza çıktı ve sorunlar üretti, üretiyor.
Anayasa ve başkanlık modelinin de kilit noktasını yargı meselesi ve kuvvetler ayrılığı sorusu oluşturuyor. Yargı meselesi, “kuvvet temerküzü” sorusuyla karşımıza çıkıyor. Zira bu kapı; millî irade tarifine, millî iradenin hangi organlar eliyle kullanılacağına, siyasi irade-millî irade ilişkisine, siyasi iradeye yönelik denetim mekanizmalarına ve bunların çoğunlukçu yorumuna açılıyor.
Tarif edilen, alttan üste ve üstten alta bir sarsıntıdır.
Hukuk devleti kuralları sarsılmaya başlayınca, ilkeler esneyince sonuçları her yere ulaşır.
Nitekim ulaşıyor.
İktidarda kuvvet temerküzü ve devlet hukuku, aynı madalyonun iki yüzüdür.
Mutlak butlan kararının nasıl alındığı, anayasayı nasıl ihlal ettiği, kimlerin telkiniyle yol aldığı ortada.
Hayati soru şu: Türkiye buradan geri dönebilecek mi?
Yoksa az demokrasi, çok istikrar; az siyaset, çok devlet modeliyle mi yol alacağız?
Kimilerinin “Yeni Türkiye” dedikleri de budur zira.
