Yeni Parti’nin yüzdüğü havuz...
Kurulması kaçınılmaz Yeni Parti kuruldu. Muhalefetin önünde şimdi üç sorun bulunuyor. Yeni Parti, ana istikamet ve söylem olarak sürmekte olan CHP’ye endeksli iç siyaseti mi seçecek? Veya bir ivmelenmeyle AK Parti ve Erdoğan’a yönelip onun karşısında en ciddi alternatif olma siyaseti mi izleyecek? En nihayet, anketlerde CHP’li oyunun yaklaşık yüzde 80’ini, toplam oyların yüzde 25’ini alacak gibi görünen Yeni Parti, iktidara gelebilmek için gereken ekstra oyu nasıl devşirecek? Bunun için bir söylem değişikliğine gidecek mi?
Bu soruların yanıtlarını bilmiyoruz.
Söylem ve siyasal yenilenme, CHP tartışmalarından tümüyle kopma, kolay iş değil. Bununla birlikte, yeni için başka çıkış yolu yok. İktidara gerçek alternatif olmak için Erdoğan karşıtlığının yetmeyeceğini biliyoruz. Muhalif kesimleri kendi etrafında seferber etmek, heyecan yaratmak, yeni bir dil tutturmak, ama hepsinden önemlisi muktedir olduğu mesajını seçmene vermek önemli…
Zaman gösterecek…
Bununla birlikte, kimi verileri göz ardı etmemek gerekir.
En önemli veri, ülkenin, dolayısıyla Yeni Parti’nin karşı karşıya olduğu seçmen sosyolojisidir. Unutmamak gerekir ki kültürel kimliklerin siyasi ve toplumsal hayatımızda oynadığı rol ciddi bir meseledir. Türkiye, tarihinden tevarüs ettiği geleneklerle sosyo-ekonomik kırılmalar kadar, hatta onlardan daha fazla kültürel kırılmaların, farklı değer sistemlerinin karşılaşmasının belirleyici olduğu bir ülkedir.
CHP etrafında kümelenen, kendilerine “post-post Kemalist” diyen yeni Kemalistler, Türkiye’nin sosyo-ekonomik gerçeklere meylettiğini, kültürel kimlik baskısının aşıldığını, bunun üreteceği yeni seçmen ittifaklarının CHP’yi iktidara taşıyacağını söylüyorlar.
Gerçekten öyle mi?
Çok şüpheli.
Kemalist okuma, her zamanki gibi temennilerini gerçek sanıyor, hayalindeki toplumla yaşayan toplumu karıştırıyor.
Elbet toplumsal kırılmalar ve hassasiyetler yapı dengesinde bir değişim var. Bu çerçevede son dönemde siyasal davranış, beklenti ve güdülerde kültürden siyasala, mikrodan makroya doğru bir kaymadan söz edilebilir. Ancak bu, kültürel kimliklerin etkisizleştiğini göstermez. Kaldı ki kayma sosyo-ekonomik olana yönelik değildir. “Siyasal olan”ın ve “makro olan”ın altını çizmek ve bunları iyi tanımlamak gerekir. Hâlâ ana zemini oluşturan kadim kültürel kimliklerdir. Bunlar, bugün itibarıyla kültür ve yaşam biçimi savaşlarını üretmiyor olabilir. Buna karşın birbirinden farklı siyasi tasavvurları, siyasi düzen beklentilerini ve ideal toplum formlarını beslemeye devam ediyor. Yeni toplumsal enerji böyle seyrediyor.
Modern cephede öne çıkan hassasiyet, görece olarak, laik yaşam biçimine yönelik tehditlerden çok, keyfilik, muhafazakâr kimlik ve tek adam hegemonyası etrafında şekillenmekte ve siyasallaşmaktadır.
Muhafazakâr kesimde ise kültürel-dindar aidiyet şemsiyesi yerini millî kimlik, siyaset ve hegemonyaya bırakmış görünüyor.
Velhasıl Yeni Parti’nin bu durumu dikkate almadan, hiçbir şey yapmadan, Erdoğan karşıtlığıyla, salt sosyo-ekonomik olana vurgu yaparak, eleştiri siyasetiyle iktidara gelmesi pek mümkün görünmüyor.
Geçen yıl PANORATR’nin Odak araştırmasında, ülkedeki siyasal ve toplumsal atmosferin kimlikler ile siyaset arasındaki bağı nasıl dönüştürdüğünü ele alan bir çalışma yapmıştım. Bu yıl aynı soru tekrarlandı ve yeni bir araştırma yapıldı.
Bireylerin kimlikleriyle siyasal tercihleri arasındaki bağlar, kültürel kimliklerin siyasetle kurduğu ilişki, siyasal kimliklerin oluşum biçimleri ele alındı.
Sonuç, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yukarıda altını çizdiğimiz hususları destekliyor.
Peki bunlar neler?
Önümüzdeki hafta yazılarında ele alacağız.
