Orbán neden kaybetti?

On altı yıl boyunca Viktor Orbán’ın Macaristan’ı, “illiberal demokrasi”nin istikrarlı hale getirilebileceği ve iktidara kalıcı biçimde yerleşebileceği fikrinin somut bir örneği oldu. Seçimlerdeki üstünlüğünü, kurumsal denge ve denetim mekanizmalarını sistematik biçimde zayıflatmayla birleştiren Orbán, modern otoriterliğin temel ikilemlerinden birini çözmüş gibi görünüyordu: Liberal demokrasiyi zayıflatırken seçim sandığında aralıksız olarak kazanmak. Bu modelin Batı ve ötesinde hayranlar bulması ve demokratik gerileme anlatısını sürdürmesi nedeniyle, uğradığı bu ağır seçim yenilgisi Macaristan’ın çok ötesinde anlam taşımaktadır.

Péter Magyar’ın Tisza partisinin zaferi, 2023’te Polonya’da Sivil Koalisyon’un illiberal Hukuk ve Adalet (PiS) partisini yenmesine benzer şekilde, yalnızca yerleşik bir sistemin tersine dönmesini değil, aynı zamanda bu tür rejimlerin göründüklerinden daha kırılgan olabileceğini de gösteriyor. Buradan çıkarılacak ders, sadece illiberal rejimlerin kaybedebileceği değil; onları ayakta tutan mantığın zamanla kendi çöküşlerini hazırlayabileceğidir.

İlliberal liderler uzun süredir güç birleşmesini Doğu Asya’nın kalkınmacı devletlerini örnek göstererek meşrulaştırdı. Kurumsal kısıtlamaların zayıflatılması sayesinde hükümetlerin daha kararlı hareket edebileceğini, yatırımları koordine edebileceğini ve ekonomik büyüme sağlayabileceğini savundular.
Ancak bu benzetme her zaman yanıltıcıydı. Güney Kore’deki Park Chung-hee veya Singapur’daki Lee Kuan Yew rejimleri, daha az kısıtlamayla karşı karşıya oldukları için değil, daha fazla baskı altında oldukları için etkiliydi. Jeopolitik güvensizlik ve sürekli iç karışıklık riski, onları geniş tabanlı kazanımlar sağlamaya ya da çöküş riskini göze almaya zorladı. Azalan hesap verebilirlik, rehavet yaratmadı; disiplin yarattı.

Daha genel olarak, etkili devlet kapasitesi, iktidardakileri disipline eden kısıtlamalara bağlıdır. Bunlar farklı biçimler alabilir. Liberal demokrasilerde, anayasal denetim ve dengeler bu disiplini sağlar. Kalkınmacı otokrasilerde ise bunu dış ve iç kırılganlıklar sağlar.

Günümüz illiberal rejimleri ise çok farklı koşullarda faaliyet gösteriyor. Park ve Lee’nin karşılaştığı türden baskıların yokluğunda, hesap verebilirliğin zayıflatılması kalkınmacı kapasite üretmiyor; aksine rant arayışı için fırsatlar yaratıyor. Güç, kamu yararı üretmekten ziyade siyasi koalisyonları sürdürmenin aracı haline geliyor. Devlet kapasitesini güçlendirme stratejisi, seçici dağıtıma dayalı bir sisteme dönüşüyor.
Zamanla bu mantık, illiberal yönetimin ekonomik temellerini aşındırmaktadır. Kaynak dağıtımında siyasi sadakat belirleyici hale geldiğinde verimlilik ve yenilikçilik zarar görüyor. Kamu alımları en üretken firmalar yerine “içeridekileri” ödüllendiriyor. Yerli girişimciler yolsuzluk, belirsizlik ve sınırlı büyüme fırsatlarıyla karşı karşıya kalıyor. Aynı zamanda doğrudan yabancı yatırımlara dayalı büyüme stratejileri istihdam sağlasa da, çoğu zaman verimlilik artışı ya da ilerleme sağlamıyor.

Orbán döneminde Macaristan’da yaşanan da buydu. Ekonomik performans zayıfladıkça, rejimin destek koalisyonunu sürdürme kapasitesi de azaldı. Yavaşlayan büyüme vergi tabanını daralttı ve yeniden dağıtım için kullanılabilecek kaynakları sınırladı. Eğitim, sağlık hizmetleri ve sosyal hareketlilik alanlarındaki yatırımlar durakladı. İstikrar olarak sunulan sistem, giderek daha fazla kişi için kapanış hissi yarattı. İş gücünün geniş kesimi azalan beklentiler, durağan maaşlar ve sınırlı yükselme imkânlarıyla karşı karşıya geldi.

Orbán’ın uzun yönetiminin ilk yıllarında bu iç dinamikler, Avrupa Birliği’nden gelen mali transferlerle kısmen maskelenmişti. Ancak bu kaynaklara erişim gitgide hükümet şeffaflığı ve yargı bağımsızlığı gibi koşullara bağlandı – tam da Orbán’ın direndiği hesap verebilirlik mekanizmalarına. Sonuçta rejim kendi kendine bir kısıt yarattı: rejim dış denetimi reddederek finansmana erişimini de sınırladı.

Bu kısıtlamalar sıkılaştıkça, Orbán’ın Rusya ve Çin gibi daha illiberal ülkelere yönelmesi şaşırtıcı olmadı.

Bu süreçte düzenleyici özerklik, yeni bir tür jeopolitik bağlılık karşılığında takas edildi. Egemenlik adına başlayan proje, savunmasızlıkla sonuçlanma riski taşımaya başladı.

Daha geniş açıdan bakıldığında Orbán, yüksek derecede kontrol altına alınmış sistemlerin bile siyasi olarak savunmasız hale gelebileceğini gösterdi. İlliberal yönetimi ayakta tutan mekanizmalar zamanla zayıflık kaynaklarına dönüşebilmektedir.

Macaristan modeli; çok uluslu şirketler, siyasi bağlantılara sahip yerli elitler ve istikrar ile ekonomik iyileşme vaat edilen seçmenlerden oluşan zayıf bir koalisyona dayanıyordu. Ancak büyüme yavaşladıkça bu koalisyon içindeki gerilimler de arttı. Yerli işletmeler fırsatların daraldığını görürken, seçmenler düşen yaşam standartları ve engellenmiş bir gelecek ile yüz yüze geldi.

Orbán’ın yenilmesi, hoşnutsuzluğun örgütlenmeyle buluşması sayesinde mümkün oldu – yani güvenilir bir rakibin parçalanmış seçmen tabanını birleştirip hayal kırıklığını siyasi katılıma dönüştürmesiyle.

Geleneksel muhalefet güçlerinin zayıf veya itibarını yitirmiş olduğu durumlarda, bu, toplumsal şikayetleri sınıf ve kurumsal bölünmelerin ötesinde harekete geçen geniş tabanlı bir siyasi harekete dönüştürebilecek bir liderlik gerektiriyordu.

Bunu başaran da Magyar ve Tisza partisi oldu. Yıllar boyunca Macaristan, seçimli bir sistem içinde demokratik gerilemenin kurumsallaşabileceğinin kanıtı olarak görülmüştü. Magyar’ın kesin zaferi ise aynı derecede önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: Bu tür sistemler geri döndürülemez değildir.

Ancak Orbán’ın yenilgisi – tıpkı üç yıl önce Polonya’da PiS’in kaybetmesi gibi – illiberalizmin sonu anlamına gelmiyor. Onun yükselişini besleyen yapısal koşullar – ekonomik güvensizlik, toplumsal parçalanma ve siyasi güvensizlik – birçok demokraside varlığını sürdürüyor. Yine de Orbán’ın düşüşü, liberal demokrasiden küresel ölçekte uzaklaşmanın kaçınılmaz olduğu yönündeki algıyı sarsıyor.

Şimdi daha zor görev başlıyor: kökleşmiş patronaj ağlarını dağıtmak, kurumsal özerkliği yeniden tesis etmek ve devlet kapasitesini, illiberalizmi mümkün kılan hataları tekrarlamadan yeniden inşa etmek.

Magyar ayrıca Avrupa Birliği içinde ulusal çıkarların nasıl tanımlanacağını da yeniden belirlemek zorunda kalacak; hem iç destek tabanını güçlendirmeli hem de daha derin ve dayanıklı entegrasyonu mümkün kılacak ulus ötesi ittifaklar kurmalıdır.

İlliberalizmi sandıkta yenmek zordu. Onun ardından hesap verebilirlik ve kapsayıcılığı birlikte sağlayan dayanıklı bir liberal demokrasi inşa etmek ise muhtemelen daha da zor olacak. Ancak bir şey kesin: dostu da rakibi de tüm demokrasiler bu süreci yakından izleyecek.

László Bruszt, Central European Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörüdür.

© Project Syndicate

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.