İçeride olan bitene dışarısı neden sessiz?

Devletlerin kendi vatandaşlarına nasıl davrandığı sadece o devleti ilgilendirir, uluslararası toplumun bu konuda yapacağı da söyleyeceği de bir şey yoktur yaklaşımı terk edileli çok oldu. Artık başta demokrasi ve insan hakları olmak üzere içeride olan bitenler öncelikle uluslararası kuruluşların sonra da bu konuda hassasiyet gösteren ülkelerin ilgi alanına giriyor.

Pratik uygulama pek böyle değil tabii. Ülkelerdeki insan hakları ihlalleri ya da daha ağır suçlar karşısında diğer devletlerin tepkilerini o devletlerin çıkarları belirliyor. Nitekim mutlak butlan kararı ile ana muhalefet partisinin doğrudan devlet inisiyatifi ile şekillendirilmesi girişimine dışarıdan gelen düşük tepkiler içeride yüksek beklentiye sahip olanları hayal kırıklığına uğrattı.

Öncelikle Türkiye’nin geleceğine karar verecek olanın ülke içindeki gelişmelerin, siyasi aktörlerin, sivil toplumun ve kitlesel tutumların olması gerektiğini kayda geçirmek gerek. Dış aktörlerin içeride yaşananlarla örtüşen öncelikleri ya da içerideki aktörlerin dışarıyla kurdukları etkileşimler mutlaka etkili olmuştur. Ancak bugüne kadar büyük ölçüde süreçler içerideki “yerli” dinamikler ile gerçekleşti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Aralık 2002’de daha seçime bile girmeden Beyaz Saray fotoğrafıyla içeri verdiği mesajı bu çerçeveye oturtmak mümkün. Ya da AK Parti’nin seçimlerde hak ettiği ancak devlet katında kendisine sunulmayan meşruiyeti Avrupa Birliği sürecinde ve Avrupa başkentlerinde araması da aynı mantığın yansıması idi. Ancak nihayetinde bu fotoğraflar ülke içinde yaşanan bir iktidar değişiminin dış aktörlerin beklentileri ile örtüşmesinden kaynaklandı. Yoksa dışarının planlarının içeride hayata geçmesi değildi.

Şimdi Türkiye’de en az 2002’deki kadar ağır bir vesayet dönemi yaşanıyor. Aktörlerin yer değiştirmiş olması sivil siyasetin alanının idari vesayet ile daraltıldığı gerçeğini değiştirmiyor. Üstelik 2002’de askeri, bürokratik ve sınıfsal vesayet ile mücadele eden AK Parti’nin elinde olan sivil toplum ve basın desteği de büyük oranda anlamsızlaştırılmış durumda. Hatta o dönem Erdoğan’a seçim yolunu açan, kendisi hapse girdiğinde yerine İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde yine bir AK Partiliyi seçen siyasi etik de ortada yok. Dolayısıyla hava daha ağır.

Böyle bir ortamda son seçimlerin birinci, parlamentonun ikinci partisinin kapısının güvenlik güçleri tarafından yıkılması, yönetimin yargı kararını uygulamak gerekçesi ile polis marifetiyle değiştirilmesi deyim yerindeyse dışarıda kıyameti koparmadı.

İlkesel çerçeveyi oturtmak için bir not düşmek gerek. Özellikle komşu ülkelerde olan bitenlere, değişen iktidarlara dair fikri olan, mümkünse “yükselen güç ve bölgenin abisi” Türkiye’nin diğer ülkelerdeki yönetimler üzerinde etkisi olmasını meşru, makbul ve hatta kimi zaman mecburi görenlerin mesele Türkiye’deki siyasi gelişmeler olunca dair dışarıdan yapıl(m)ayan açıklamaları yadırgaması en azından tutarsız. Hele de Avrupa Konseyi gibi kurumlara üye olan bir ülkede bunun hukuki zemini de yok.

Neyse ki iktidar bölgesel gelişmelere dair müdahaleci tutumları sınırlamaya ve mümkün olduğunca makul seviyede tutmaya çalışıyor. Bunun temelde üç sebebi var. Birincisi Arap baharı sürecinde yaşananlar. Bölgede herhangi bir ülkenin diğerleri aleyhine nüfuz alanı genişletmesinin sonuç üretmeyeceğini sadece Ankara değil diğer bölge başkentleri de gördü. Bu da aslında bölgesel istikrar için olumlu bir tutum. Diğer aktörler Türkiye’nin bu yaklaşımını ne kadar benimsiyor tartışılıyor. Ancak Ankara her platformda bu prensinin altını çiziyor. İkincisi Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve askeri sermayesinin bu tür müdahaleleri sonuca ulaştıracak bir kapasitede de olmaması. Türkiye kendi istemediği gelişmeleri bir ölçüde kontrol edebilecek ancak istediği gelişmeleri dayatamayacak bir noktada. Üçüncüsü ise aslında cumhuriyetin kuruluşundaki “Yurtta sulh, cihanda sulh” söylemine benziyor. “Ben kimsenin işine karışmıyorum, siz de bana karışmayın. Böylece içeriyi dizayn ederken bir de dışarısı ile uğraşmayayım” motivasyonu.

Batılı aktörler aslında Türk toplumundaki bir ikilemi yaşıyor. Ülke içinde iktidarın ekonomi ve hukuk performansı toplumda en fazla üçte birlik bir desteğe sahip. Ancak mesele dış politika ve güvenlik olunca bu destek yüzde ellinin üzerine çıkıyor. Kritik anlarda ise yüzde altmışa kadar yükseliyor.

Batı ülkeleri açısından da içeride tüm yaşananlara rağmen dış politikada net güvenlik katkısı yapan, Ukrayna’dan Suriye’ye ve Kafkaslara kadar aktif bir aktör olarak süreçleri etkileyen ve genel olarak da Batı ile aynı sayfada kalan bir Ankara var. İç politikadaki antidemokratik uygulamalar ile jeopolitik denklemdeki Türkiye arasındaki makası yönetmek gerektiğinde dış aktörlerin tercihi doğal olarak güvenlik ihtiyaçları oluyor. Temmuz ayındaki NATO zirvesi öncesi Avrupalı aktörler Erdoğan’ın Trump’la olan ilişkisine ve ittifakın sürdürülebilirliği için Türkiye’nin konumuna önem atfediyor. Erdoğan da bunun farkında.

ABD Başkanı’nın anti-demokratik uygulamaları makbul gördüğü, Avrupa’nın demokratik değerleri savunmak konusunda önce Arap Baharı’nda sonra İsrail’in Gazze ve İran’daki katliamlarında defalarca sınıfta kaldığı bir ortamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiri ile herkesin kendi göbeğini kendisi kesmesi gerekiyor. Buna muhalefetin gücü yetecek mi ayrı tartışma konusu.

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.