Dağların ardındaki ses
Gesi bağlarında doğdum. Türkülerle, üzüm kokusuyla ve biraz da gariplikle büyüdüm.
Türkiye, üzüm tadında bir ülke… Bu topraklar insana kendi garipliğini öğretir.
Gesi bağları insanın içine işler, sessizce kök salar.
Gesi bağlarında dolanıyorum
Yitirdim yârimi aman aranıyorum
Bir tek selâmına güveniyorum
Gel otur yanıma hallarımı söyleyim
Derdimden anlamaz ben o yâri neyleyim
Gesi bağlarında üç top gülüm var
Hey Allahtan korkmaz sana bana ölüm var
Ölüm varsa bu dünyada zulüm var
Atma garip anam beni dağlar ardına
Kimseler yanmasın anam yansın derdime
Orada bir yitiş, bir gidiş ve dinmeyen bir iç yangının sesi dolaşır. O bağlarda, içindeki yangını söndürememiş bir ruh gezinir.
İnsan birini en çok ne zaman arar? İçindeki dünya sustuğunda… Kalbin sesi yalnız kaldığında.
Arayış, bulamayacağını bile bile yola düşmek. Bir selama tutunup yeniden var olmayı ummak.
Gesi bağlarında üç top gülüm kalır…
Gül sevdayla anılır. Burada ise başka bir hâl taşır. Dallarında bu kez acı büyür. Üç top gül… üç mevsim, üç bekleyiş… Her biri bir anının içine gömülmüş. O gülleri artık kim koklar? O yollardan kim geçer?
Atma garip anam beni dağlar ardına…
Dağlar ardına atılmak, yalnızlığa bırakılmak, unutulmak...
Gesi bağları, yitirdiklerimizin sesidir. Unutulmuş bir sevdanın, gurbetin ve içten içe kanayan bir yaranın dile gelişidir. Sözleri insanın içine işler, ağlatır. Bir ney ahenginde erimiş bir çağrı, insanı kavrar, uzak, bilinmez, esrarlı bir diyara götürür.
Yârini ararken insan, kendine döner.
Dağların ardındaki yâr susar...
O susuş, insanın içinde sürer.
Sessizlik, bizi bir bekleyiş toprağına çeker: Germir’e. Suskunluğun daha da derinleştiği yere...
