Kemal Kılıçdaroğlu’na oy vermek caizdir

Yetkisi sınırlandırılamayan ve icraatları denetlenemeyen her otoriter yönetici hayatı, halkı için bir cehenneme çevirir.

İlke olarak zorbalar, kurdukları sistem gereğince, zulmetmek zorunda kaldıkları için, bir bakıma onlar da kontrolsüz güçlerinin kurbanı sayılırlar; hayat onlar için de kâbus dolu rüyalar silsilesi demektir.
İnsanlık, zorba yöneticilerin zulmünden kurtulmak için binlerce yıl çalışıp çabalamıştır. Yöneticileri zulmetmekten alıkoymak için bulabildiği çare: Erkler (Kuvvetler) Ayrılığı’na dayalı ve seçimle oluşturulan yönetimler olmuştur.

İnsanlığın bilgi birikimi bize gücün, üç ayrı erk arasında paylaştırılmasını öğütler: Yasama Erki, Yürütme Erki ve Yargı Erki.

Milletin ortak ve toplam iradesi anlamındaki Güç, bu üç erkin tam orta noktasında bulunur. Doğası gereği her erk, kendi erkinin etkisini artırmak için gücü kendine doğru çeker. Eğer “güç”, başlangıçta, erkler arasında dengeli dağıtılmışsa, hiçbir erk diğer erklerin gücünü kolay kolay ele geçiremez.

Bugün gelişmiş dediğimiz ülkelerin yönetimleri, güçler ayrılığı esaslarıyla inşa edilmiştir; bu hakikat ilgili bütün erkler ve vatandaşlar tarafından içselleştirilmiştir. Bu ülkelerin “Özgürlük ve Mutluluk” endekslerinin yüksek çıkmasının temelinde bu olgu yatıyor.

Gelişmiş ülkelerde de, dönemsel olarak bazı erklerin öne çıktığı doğrudur fakat bir erkin bütün gücü ele geçirdiği bir gelişme yaşanmamaktadır.

Güçler Ayrılığına dayalı siyasi sistemlerde “güç” öznitelik olarak halka aittir. Halk kanunları çıkaracak, mahkemeleri kuracak, hükümeti denetleyecek, atamaları düzenleyecek ve her konuda yönetenlere hesap sorabilecek bir vekiller meclisiyle temsil edilir.

Parlamenter sistemde Yürütme Erki, yani hükümet de seçilmiş meclis üyelerinden oluşur.

Tek parti veya birkaç parti bir araya gelip mecliste çoğunluk sağlarsa, hükümeti kurma hakkını elde eder.

Bu durumda hem yasamanın hem de yürütmenin kontrolü bir partiye veya partiler topluluğu olan koalisyona geçer.

İki erkin aynı zümrede toplanmasından dolayı erkler arasında denge sağlamak zorlaşabileceği için, tecrübeler zorlaştığını gösteriyor, pek çok ilave tedbir devreye girmiştir.

Koalisyonlara mecbur eden seçim sistemleri, meclis alt komisyonlarında muhalif parti temsilcilerinin denetimi, gensoru önergeleri vs. gibi mekanizmalar geliştirilmiştir.

Parlamenter Sistemin özünde, seçimi kazananların her gücü ele geçirmesinin engellenmesi ve seçimi kaybedenlerin de yönetimi denetlerken en az yürütme kadar itibar ve haklara sahip olması yatar.

Aslında herkes en önemli denetim mekanizması olarak özerk, bağımsız ve tarafsız yargıya güvenmektedir. Bu inançla, idarelerin yani yürütme erkinin bütün eylem ve işlemleri yargı mercilerinin sıkı denetimi altına alınmıştır.

Mesela Danıştay, idare ve vergiye ilişkin yürütmenin bütün eylem ve işlemlerini vergi ve idare mahkemeleri ile dava daireleri yoluyla denetlemektedir.

Keza Sayıştay, kamunun gelir, gider ve mallarına ilişkin bütün işlemleri denetler ve kanunlara aykırı iş ve işlemlerin oluşturduğu zararları raporlayarak meclise sunar.

Yasaların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyen Anayasa Mahkemeleri de yürütmenin yetkilerini aşmasını engelleme ve kısıtlama konusunda eşsiz işlevler ifa ediyor.

Yargı kurumlarına ilave olarak başka bazı kurumlar da özerkleştirilerek, yönetimin ekonomiye keyfi müdahaleleri azaltılmaya çalışılmıştır. Örnek TCMB, BDDK, EPDK, İhale Kurumu vs. vs. gibi.
Topluma da dernek ve vakıf kurmak yoluyla kendi iradesini başka bakımlardan da ortaya koyma ve idareyi denetleme imkânı tanınmıştır.

Özgür ve özerk medyanın açık ve şeffaf haberleri, aslında, hükümetleri ve koalisyonları denetleyen en etkili silahtır. Yürütme erkinin, yolsuzluk ve suiistimallerine karşı özgür medya, toplumun sesi olarak yönetimlerin korkulu rüyasıdır.

Hiçbir hükümet ya da parti medya tarafından rezil edilmeye tahammül edemez çünkü medya denetimleri seçim sonuçlarını etkiler.

Erkler Ayrılığı çerçevesinde Amerikan Yönetim Sistemini irdelediğimizde, gücün daha geniş bir yelpazede paylaşıldığını görmekteyiz. Çünkü ABD’de yürütme ve yasama bütünleşik bir oluşum değildir.

Fakat bu yazının konusu Anayasa Hukuku ya da siyasi sistemler analizi değil.

Türkiye, güçler ayrılığı dediğimiz bu anlayışı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) geçtikten sonra adım adım ortadan kaldırmıştır. Meclis çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı aynı partiye mensup olunca, parlamenter sistemin neredeyse bütün kurumları ve sistemin işleyiş mekanizmaları adeta ilga edilmiştir.

Türkiye artık, “erkler ayrılığı” esaslı bir sistemin değil, “erkler birliği” esaslı, sistemsiz bir yönetim anlayışının hüküm sürdüğü bir ülke haline dönüşmüştür.

Başkan, bugün dilediği her konuda, meclise iradesini beyan ettiği anda, dilediği her kanun en ince ayrıntısına kadar hazırlanıp, kanunlaştırılmaktadır. Meclis denetimi o kadar etkisiz ve gereksiz hale geldi ki, neredeyse muhalefet partileri meclisi terk edecek.

Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyeleri de Cumhurbaşkanı ve onu destekleyen partiler tarafından seçildikleri için, yargıyla ilgili Cumhurbaşkanı veya yürütmenin her talebi karşılanmaya çalışılmaktadır.

HSK üzerinden Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay’ın yapısına müdahale edilmiş ve bu kurumlar ile hükümet arasında da kayıtsız şartsız bir uyum sağlanmıştır.

Kamuya ait medyaya ilaveten, yazılı ve görsel medyanın neredeyse %90’ı iktidarın kontrolü altındadır.

Yönetim, kayıtsız şartsız olarak kendisini denetleyebilecek bütün güç odaklarının denetiminden kurtulmuştur; hatta tam tersine iktidar, bütün erkleri ve güç odaklarını ya ele geçirmiş ya da o, herkesi denetliyor.

Bugün hükümeti eylem ve işlemlerinden dolayı denetleyebilecek ve hükümetin çekindiği hiçbir kurum ya da kuruluş kalmamıştır.

Denetlenmeyen veya sınırlandırılmayan her yönetim muhakkak yanlışlar yapar bu yanlışlar bazen yasaları çiğnemek noktasına kadar gidebilir.

Denetlenmeyen ve hiç kimseden korkmayan yönetimlerin yapacakları yanlışların üst sınırı, adeta en üsteki yöneticinin şahsi insafına terkedilmiştir.

Aslında Ak Parti ve Başkan Erdoğan denetlenmedikleri için bir bakıma zorunlu olarak hata ve günah işlemeye mahkûm edilmiş kurbanlardır. Eğer CHS devam ederse ve 28 Mayısta yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de kazanırlarsa, yanlışlar, hatalar, günahlar yani bozulma ve çürüme artacağı için mağduriyetleri de artacaktır.

Güç yozlaştırır; mutlak güç, mutlaka yozlaştırır.

Yozlaşan güç sahipleri de aslında, mutlak gücün kurbanı ve mağdurudurlar.

Uzun süreli mutlak güç yozlaştırmakla kalmaz başka arızalar da ortaya çıkarır.

Her bakımdan ve her durumda yozlaşanlar da bir bakıma gücün kurbanları ve mağdurlarıdır.

Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetmesi, belki de Ak Parti’ye, içlerine sızmış olan yozlaşanlardan ve onların yoz yaklaşımlardan arındırılmış yepyeni bir gelecek ve siyasi mücadele imkânı sunabilir.

Eğer her geçen gün “zayıflayan” ülkemize, uzun vadeli bir iyilik yapılmak isteniyorsa, benim de hissettiğim “elim Kılıçdaroğlu’na oy vermeye gitmiyor” duygusundan kurtulmak gerekiyor.

Yani Kemal Kılıçdaroğlu‘nu seçmek hem caiz hem de ihtiyaca binaen zarurettir.

Yarın: Muhtemel bir Kılıçdaroğlu iktidarının uzun vadeli faydalarını irdeleyeceğiz.

YORUMLAR (89)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
89 Yorum