24 Nisan geçtiyse Ermeni meselesi bizim için bitti mi?

ABD Başkanı Joe Biden’ın 1915’te yaşananları soykırım olarak nitelendirmesi Türk dış politikasında yıllardır tabu haline gelen, her yıl 24 Nisan yaklaştıkça alarm zilleri çaldıran bir başlıkta Ankara’nın hanesine eksi olarak yazıldı. ‘İyi ki söyledi bir yükten kurtulduk’ denebilir ama bu bugüne kadar geçilmesi engellenebilen bir eşiğin atlanmasından sonra ‘acımadı ki’ demek çok bir anlam taşımıyor.

Madem olup bitiverecekti neden bunca yıl bu kadar çaba gösterildi? O zaman mı yanlıştı bugün sessiz kalıp geçiştirmek mi yanlış? Herkese haddini bildirme temelli bir politikada bu sessizlik acizlik mi esneklik midir? Bu sorular meşru ve yerindedir.  

Ayrıca kendi meselemiz gündeme geldiğinde ‘Amerikalılar da Irak’taki katliamlarının hesabını versin’ demek siyaseten kulağa hoş gelebilir ama Türkiye’ye, kendi iç barışımıza ya da komşularımızla muhtemel bir normalleşme sürecine bir katkısı yok. Hele hele 1 Mart tezkeresinde o katliamları işleyecek Amerikan askerleri Türkiye’den geçsin diye uğraşanların bunu eleştirmeye ayrıca hakları yok.  

Bu ortamda çok mümkün değil ama Ermeni soykırımı iddialarını Biden’ın açıklamasından bağımsız tartışmak gerek. Soykırım tabiri uluslararası hukuka 1948’de girdi. Daha az maliyetle daha çok insanı kesin sonuç almak amacıyla akıl almaz metotlarla öldürmenin adı haline geldi.  

1915’te ise kendi ordusundan 78 bin askerin Sarıkamış’ta tek kurşun atmadan, çoğunun da donarak şehit olmasını bile engelleyemeyen Osmanlı’nın politikaları sonucunda ve dünya savaşı atmosferinde sadece Ermeniler değil milyonlarca insan imparatorluğun farklı coğrafyalarında can verdi.  

Osmanlı Ermenilerinin yaşadıkları; tehcir öncesinde Ermeni çetelerinin bağımsızlık hayaliyle yaptıklarından, İttihat ve Terakki kurmaylarının devleti yönetememelerine, bir iç savaş ortamında intikam almak isteyenlerden göç edenlerin mallarına hesapsızca el koymaya çalışanlara, İstanbul’un emrine uymayan Valilere ve komşularını kurtarmaya çalışan sivillere kadar çok katmanlı, çok taraflı ve herkes için acılarla dolu bir süreç. 

Şu da bir gerçek… ABD Başkanı’nın açıklama ihtimali Türkiye’yi istemese de o dönem yaşananlarla bir yüzleşmeye itiyordu. Bu çaba da Cumhuriyet’in tek mezhep, tek millet, tek dil ve hatta tek din parantezlerini sorgulamayı gerektiriyordu. Bugün Erdoğan iktidarının bir taraftan İmparatorluk methiyeleri düzüp diğer taraftan neredeyse aynı kalıplarla dar ulus devlet retoriklerine savrulması bizi başladığımız yere geri götürse de bir dönem bu açmazdan kurtulma çabasını 24 Nisan sendromu nedeniyle gösterebilmiştik.  

Ermeni iddiaları, üniversitelerin Ermeni sempatizanlığı ile suçlanan araştırma çabaları toplamda Osmanlı’nın nasıl ve neden yıkıldığı ile Cumhuriyet’in nasıl kurulduğu tartışmalarını da beraberinde getirdi.  

Balkanlar’da, Kırım’da, Kafkasya’da yaşananları da genelde Ermeni tezlerine cevap vermek için hatırlamak zorunda kaldık. Aynı dinamik Ermenistan ile bir yakınlaşma konusunda da bizi zorladı.  

Kaldı ki günlerdir resmi tezleri desteklemek, karşı çıkmak, empati yapmak ya da sorgulamak için kaleme alınan yüzlerce yazının ve ifade edilen görüşün sebebi yine bir 24 Nisan.  

Bir yanda tek parti mantığı ile topluma dayatılan elbiseye direnip sonra tüm nüansları yok sayıp Ermeni sorununda resmi tarih tezlerine sarılmak da kendi içinde bir çelişki. 

Bugün eğer yaşanan yaşandı ise, üzerimizde bir 24 Nisan baskısı hissetmiyorsak, üstelik en son Karabağ savaşında Ermenistan’ın işgal ettiği topraklar da yeniden Azerbaycan tarafından geri alındı ise bu sefer sakin kafa ile kendi sorunumuza dönebilir miyiz? 

Ekonomik ya da siyasi birçok reformu; NATO’ya girmekten çok partili seçimlere geçmeye, AB’ye üyelik başvurusundan Kürtçe televizyon kurmaya ve ekonomide yapısal dönüşümlere kadar kendi kendimize atmamız gereken birçok adımı dış baskı ile attık. Sonra da bize kimse baskı ile bir şey yaptıramaz diye kendimizi tatmin ettik.  

Türkiye, demokrasisini de Müslim, gayr-i Müslim vatandaşlarını da dışardan gelecek telkinlere ya da baskılara göre rehin alan bir ülke durumunda. İşlevselliğine göre özgürlük tanımak, reform yapmak, işlevi sona erdiğinde yapılanları geri almak genel pratik halinde. 

Şimdi dışardan gelecek baskı da kalmadı ise kendi tarihimizi eksiği ile fazlası ile tartışmaya var mıyız? Ama sorunun sadece yabancıların ne düşündüğü ya da ne dediği değil kendi açmazlarımız olduğunu görmeden ilerleyemeyiz.

YORUMLAR (6)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
6 Yorum