Çatırdama sesleri neye delalet?
PKK’nın silah bırakması sürecinin kolay olmayacağı, böylesi süreçlerin sürprizlere, provokasyonlara, engellemelere açık olduğu zaten biliniyordu. TUSAŞ saldırısı daha başta bunlardan biriydi ve yönetilebildi.
Ancak Halep’te SDG’nin iki mahalleden çıkarılması ile başlayan duygu yoğunluğu sürecin çok da sağlam bir zeminde ilerlemediğini, beklenenden daha kırılgan olduğunu gösterdi.
Aslında gelmekte olanın yaklaştığını görmek için kâhin olmaya gerek yoktu. SDG’nin 10 Mart mutabakatına uymamak için ayak sürümesi, üstüne de işler iyi gitmese de süreci iletişim stratejileri ile yönetebileceğini düşünmesi, bunun da kimse tarafından fark edilmeyeceğini sanması bugünü hazırlayan temel faktör olarak değerlendirilebilir. SDG’nin Esad devrilmeden, Hizbullah etkisizleşmeden, İran bölgedeki nüfuzunu kaybetmeden, Rusya çekilmeden, ABD ile de Trump döneminde Ankara arasında yeni bir ilişki çerçevesi oluşmadan önceki konjonktürü dondurma çabası zamanın ruhuna aykırıydı.
Halep’te yaşananların sebebi/sonucu, SDG’nin bir entegrasyona ya da müzakereye değil direnişe ve savaşa hazırlanan altyapısı, Şam hükümetinin mahalleleri kontrol ederken yürüttüğü süreçle Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’deki Kürt aktörlerin durumu tarif ederken kullandıkları retoriğin arasındaki makas ayrı bir tartışma konusu.
Fakat olan bitenden bağımsız olarak yaşananların Türk ve Kürt kamuoyunda tetiklediği etki Suriye’deki durumu ve hatta PKK’nın silahsızlanması sürecini aşan bir dalgaya dönüştü.
Kürtlerin bölgedeki gelişmeler konusunda hassas olmalarını meşrulaştıran bir hafızaları var. Bunların çoğunda da çekilen acılar Kürtleri haklı konuma oturtuyor. En müşahhas iki örnek olarak Roboski/Uludere ve Kobani zikredilebilir. İlkinde devletin bizatihi kendisinin yanlışı sonucu 17’si çocuk 34 kişi F-16’ların saldırısı ile hayatını kaybetti. Sonrasında ise iktidar sorumluluk almadı. Aldığında da yara derinleşmişti.
Kobani’de sorumlu Türkiye değildi ancak Ankara’nın Kobani’deki riski yanlış okuması, kapıları açmakta geç kalması, kullandığı söylem tamiri güç bir zarar verdi. Bu her iki olaya Hendek çatışmaları da eklenebilir ancak orada PKK’nın dağdaki çatışmayı Diyarbakır sokaklarına çeken bir stratejisi var. Zaten silahlı çatışmanın miadının dolduğunu ilan eden kopuş da bundan sonra başladı.
Bugün Halep neredeyse ilk iki örnek benzeri bir etkide bulunuyor. Fakat gözden kaçan unsur SDG’nin olayların öncesinde, çatışmalar sırasında ve sonrasında kullandığı dilin ve stratejinin sorunlu yapısı. Halep üzerinden Roboski ya da Kobani benzeri bir tepki kurgulandığında tepkinin sahiciliği ve haklılığı da sorgulanıyor. Örgütün Kürt aklını vesayet altına alması meşru itirazları da anlamsızlaştırıyor.
Kürt siyasetinin ve sivil toplumunun da katkısı ile Şam/Ankara eşittir IŞİD denkleminin kurulması Kobani travmasını da geri çağırıyor. Bu da rasyonel konuşmayı tümüyle imkânsız hale getiriyor. Soykırım gibi sahada olanı çarpıtan ağır yüklü kelimelerle bir haftayı bulmayan çatışma süreci tanımlandığında karşıda da makul aktör kalmıyor.
Şaşırtıcı olan Halep’te SDG’nin iki mahalleden çıkarılmasına Türkiye’den yükselen sevinç nidalarının Suriye’dekinden yüksek olması. Bir tarafta Kürtlere “Halep’ten size ne?” denirken Türk aktörlerin yaşadığı coşku hiç de Halep’den bize ne olmadığını gösteriyor.
Önceki gerilimlerde fotoğrafın eksik ya da az görünen parçası olan muhafazakârlar da sert tutumlarla pozisyon belirlediler. Bir kısmı temelde örgüt tarafından kurgulanan söylemi benimserken bir kısım ise meseleyi hakla batılın savaşına indirgeyip Türkiye’deki Kürtleri bir iman testine tabi tutmayı tercih etti.
Ne Perspektif.online’da Mesut Yeğen’in yazısındaki anlaşılır endişelerin ne de bugüne kadar Kürt meselesini kendisine dert edinen ancak SDG’nin örgüt çerçevesine teslim olmamakta direnen seslerin duyulmadığı bir sürecin ilk mağduru yine makul bakış oldu.
Gerçek tüm taraflar için büküldüğünde toplum paralel bir evrende yaşamaya başlıyor. O evrenden yükselen çatırdama sesleri ise Kürt ve Türkler arasında tamiri zor yarılmaların yaşandığını haber veriyor olabilir. İşin acısı ne Kürt sözcülerde ne de Ankara’daki iktidar sorumlularında bu çatırtı seslerini yönetme ya da dindirme yönünde bir inisiyatif görünmüyor.
