İsrail’in İran savaşı, Türkiye’nin pozisyonu
ABD ve İsrail’in İran saldırısı ve İran’ın neredeyse tüm bölge ülkelerini hedef alan stratejisi daha önceki 12 gün savaşının da ötesinde yeni bir savaş ve diplomasi pratiğini inşa ediyor. Uluslararası hukukun anlamsızlaştığı, çatışmaların rutinleştiği bir dönemdeyiz.
Savaşların yoğunluğu değişiyor ama süreklilik arz ediyorlar. Soğuk savaş sonundaki yarım asırlık çatışmasız ortam yerini neredeyse sürekli savaşlara bıraktı. Barış ihtimalini imkansızlaştıran ise en az sistemik çöküş kadar İsrail’in teopolitik saldırganlığı.
Daha önce ülkelerin jeopolitik güvenlik ihtiyaçları ve risk algılarının belirleyici olduğu savaşlar bu ihtiyaç/risk algıları giderildiği ya da yenildiği takdirde sona eriyordu. Bugün ise dünyanın karşısında üç bin yıl öncesinden gelen kutsal metinler üzerinden kendi patolojik zihin dünyasında inşa ettiği riskler ve hedefler için savaşan hastalıklı bir ülke var. Kendisi ile birlikte bölgesini ve diğer ülkeleri de çukura çeken böyle bir tehdidin nasıl çözüleceği ise muamma.
Aynı oranda sorunlu olmasa da çevresindeki güvenlik mimarisini ve risk haritasını benzer şekillerde dokuyan diğer aktör ise İran. Sivillere zarar vermek konusunda Tahran’ın eli de hiç temiz değil. Bugüne kadar güvenliğini kendi sınırları dışında asimetrik çatışmalarla inşa eden, nüfuz alanını kendisi ile hiç derdi olmayan masum sivilleri ve siyasi yapıları hedef alarak, Irak, Lübnan ve Suriye’de ülke içi dengeleri zehirleyerek genişleten İran bu yapılar ve sistemler çökünce savaşı şimdi kendi sınırları içinde göğüslemek zorunda. İran’ın paramiliter aparatlarının zayıflaması mı yoksa düne kadarki varlıkları ve bölgeye ödettiği bedeller mi bugünkü kaosta sorumluluk sahibi ayrıca tartışmaya değer.
İran’daki sivillerin ABD/İsrail saldırıları ile hedef alınması, 8 yaşındaki çocukların katledilmesi yürek kanatan cinayetler. Ancak 2011’den bu yana Suriye’de yaşanan benzer cinayetleri meşrulaştıran aktörlerin bugün İran halkının acıları üzerinden kendilerini temize çekmeleri, hele de Suriye’de kendilerinden farklı düşünenleri ahlaki tutarlılık testine tabi tutmaları trajik olmanın ötesinde acınası. Ne İran’daki kayıplara en az diğer ülkelerdeki kadar üzülmek için İrancı olmaya gerek var ne de kimsenin Tahran’ın bugüne kadarki günahlarına sessiz kalanlara bir borcu var.
İran ve İsrail/ABD eksenindeki savaşın beklenenden daha uzun olacağı artık görülüyor. 12 gün savaşı İsrail’in savaşı idi. ABD sadece tek bir gün sürece dahil oldu ve aslında savaşı bitirmenin zeminini oluşturdu. Şimdi ise ikisi birlikte saldırdı. Aralarında İran’ı bölgelere ayıracak kadar iş bölümü ve koordinasyon var.
İki ülke arasında çok güçlü bir tezat bulunuyor. ABD neden saldırdığı, hedefinin ne olduğu ve nerede durması gerektiğine dair ne kadar belirsiz ve boşlukta ise İsrail o kadar net ve sonuna kadar durmamaya kararlı. Trump bir yanda seçimler gelmeden bu işi nasıl bitirebileceğini düşünürken İsrail, ABD dursa bile nasıl devam edeceğinin ve İran’ın istikrarsızlığını rejim değişikliğine varana kadar nasıl sürdürebileceğinin derdinde.
Çatışma iki çok önemli bölge ülkesi ve komşusunun çatışması, Suriye başta olmak üzere birçok konuda yakın olduğu müttefiki ABD’nin işin içinde olması ve Körfez’deki diğer Arap ülkelerinin de risk altında bulunması ile Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor. Orta Doğu’da istikrardan en fazla kazanacak ülke nasıl Türkiye ise gerilimlerden etkilenme potansiyeli de aynı oranda yüksek. Türkiye sınırları yakınında düşürülen ve NATO açıklamasına göre Türkiye’yi hedef alan İran füzesi çatışmanın bizi nasıl içine çekebileceğinin çok yakın bir işareti idi.
Çatışan taraflar arasında uluslararası hukuk ve istikrar yanında pozisyon almak tartışmasız bir gereklilik. Ancak İsrail ve ABD’nin saldırısı İran karşısında gerekçesiz ve hukuksuz bir saldırı olmasının ötesinde Türkiye için kendisi ateşin uzağında durabilse bile daha büyük riskler taşıyor.
Saldırıların İran’ı dizayn etmesi halinde Türkiye büyük oranda İsrail tarafından şekillendirilmiş ve askeri/siyasi nüfuz altına alınmış bir bölgede var olmak zorunda kalacak. Mevcut sürecin zamansız, gerekçesiz, hukuksuz saldırı gerçekleştirmeyi rutinleştirdiği bir ortam bütün ülkeleri bir buz tabakasının üstünde yaşamaya mecbur bırakacaktır. İsrail İran’dan başlayıp Yemen’e kadar neredeyse tüm ülkelere doğrudan ya da vekiller aracılığı ile her an saldırma yeteneği ve zemini geliştiriyor. Bu zemini sürekli kılmak için de savaş bitse bile İsrail’in Lübnan, Suriye, Irak, İran başta olmak üzere birçok ülkeyi düzenli olarak hedef alması beklenebilir.
Bölgeyi aşan daha geniş çerçevede ise Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında daha kurumsallaşacak bir ittifak haritası Türkiye’nin manevra alanını daha da daraltacaktır. Azerbaycan’ın İsrail etkisine açık pozisyonu da genel görünümü Türkiye açısından daha iyi bir noktaya taşımıyor.
Bu fotoğraf ise İran saldırılarının Ankara açısından çok boyutlu ve derin riskleri tetiklediğini gösteriyor. Türkiye’nin bu dalgayı dengelemek için ise elinde kendi gücünün dışında güveneceği aktör sayısı sınırlı.
Bu kadar geniş ve katmanlı risk unsurları önümüzdeki dururken İran’da yaşananları ve olacakları neredeyse sadece Kürt penceresine indirgemek ise hem optik kayması hem de ölçek sorunu oluşturacaktır.
Türkiye’nin Soğuk Savaşın ardından kendisi için en zor jeopolitik gerilim döneminden birinden geçtiğini söylemek çok iddialı olmayacaktır. Böylesi bir dönemde de hem dış hem iç konsolidasyonun yollarını bulmak için kısır politik gündemlere esir olmadan ortak akıl üretmek gerekiyor.
