Yıkılan düzen yaklaşan kaos
Bir hafta öncesine kadar ABD Başkanı Trump’ın Grönland’ı almak istemesine gülüp geçenler için meselenin ciddiyetini kavramak artık zor değil. Sosyal medyada Trump’ın toprak talebini komik bulan videolarla güldük eğlendik ancak işin şakası kalmadı.
Başta ABD ve Rusya olmak üzere güçlü ülkelerin başka devletlerde iktidar değişikliği için çaba göstermesi ilk kez değil. Darbeler, savaşlar, iç karışıklıklar, yaptırımlar ya da ülke içinde farklı aktörlerin desteklenmesi üzerinden bunun onlarca başarılı/başarısız örneği var. Ancak yakın ve açık bir tehdidin varlığı tartışmalı iken doğrudan nokta operasyonu ile bir devlet başkanını almak Maduro’nun kimliğinden ya da kişiliğinden bağımsız yeni bir pratik inşa ediyor. Şişeden çıkan cinin başka nerelerde nasıl uygulamalara neden olacağını tahmin etmek çok zor.
Üstelik uluslararası sistemin üzerine bina edildiği egemenlik kavramı da bugün itibarıyla son derece kırılgan ve zayıf bir konuma gelmiş durumda. Güçlü bir ülkenin sadece istediği ve buna gücü yettiği için başka bir ülkenin devlet başkanını esir alması sistemin köküne kibrit suyu döküldüğü anlamına geliyor.
Konuyu sadece Trump’ın ABD’nin güvenlik çıkarları için Grönland’a ihtiyacı olduğu açıklamasına indirgemek en azından yanlış olur. Bölgede yükselen bir Çin ve Rus aktivitesi olduğu doğru. Ancak bu tek başına ABD’nin adaya sahip olması gerektiği anlamına gelmiyor.
Amerika ile Danimarka arasında zaten güvenlik düzenlemeleri ve Soğuk Savaş’a kadar giden pratikler var. ABD’nin şu anda da Grönland’da askeri bir varlığı bulunuyor. Soğuk Savaş’ta buradaki asker sayısı 6000’e kadar yükseldi. Grönland hava sahasını kullanacak muhtemel bir Rus füze saldırısı karşısında erken uyarı radarları mevcut. Kaldı ki Grönland NATO sınırlarında ve ihtiyaç olduğunda ilave savunma sistemleri inşa etmek de mümkün. İsveç ve Norveç’in NATO üyeliğinde olduğu gibi ittifakın Rusya karşısında alternatif genişleme ve kapasite inşa pratiklerini uygulamaya koyması zor değil.
Yani anlamak isteyenlere mesele Rusya değil. ABD Başkanı dünya tarihinde ülkesini ve bölgesini, ABD örneğinde dünyayı, kaosa sürükleme potansiyeli olan kişisel bir gündeme sahip. Bunu rasyonel parametreler ile açıklamaya çalışmak ve ona göre tepki geliştirmek sorununun kökenini de yanlış tarif etmeye bağlı olarak eksik çözümlere götürüyor.
Grönland’daki Rusya gerekçesi gibi, Venezuela’da da birçoklarının işine gelen kullanışlı “petrol için her şey mübah” açıklaması da eksik. Venezuela’nın mevcut petrol yataklarını tümüyle mülk edinmek bile yapılanı açıklamaya yetmiyor. Akla yakın izahlardan biri küresel patron olma iddiasından vaz geçen Washington’ın Grönland’dan başlayıp güney Amerika’ya kadar Batı yarımkürede bir egemenlik inşa etme çabası. Bu da dünyanın kalanının Rus ve temelde Çin nüfuz bölgelerine teslimi anlamına geliyor. Tayland’da oturanların rahat olduğunu düşünmek zor. “Ukrayna’dan çekil Venezuela’da istediğini al.” mutabakatı da Rusya ile iş görmüş olabilir.
Trump’ın adımlarında iç siyaseti de atlamamak gerek. ABD Başkanı ülke içinde ekonomik veriler ve toplumsal beklentiler açısından zor zamanlardan geçiyor. Göçmenlere dönük operasyonlar kendi seçmen kitlesindeki Latin Amerika kökenlileri bile rahatsız ediyor. Trump’a oy veren beyaz cumhuriyetçiler dışındaki kesimler kendilerinin değilse bile akrabaları, tanıdıkları ya da aynı kökenden olan başkalarının başına gelebileceklerden endişeli.
Bu da diğer Amerikan başkanlarını da aşacak şekilde Trump’ın küresel gündeme yönelmesini beraberinde getiriyor. “Dediğim dedik” bir ABD başkanı karşısına çıkacak ne alternatif bir aktör ne de küresel kurum olmayınca mahallenin delisi geniş bir manevra alanı bulmuş durumda.
Eksiklerine yanlışlarına rağmen mevcut küresel sistem bizatihi sistemi inşa eden güç tarafından yıkılıyor. Üstelik görünürde öngörülebilir yeni bir sistem de yok. Bu belirsizliği büyük güçlerin kendi alanlarını genişletmek için kullanacaklarını tahmin etmek zor değil. Türkiye gibi orta büyüklükteki ülkeler ise büyük güçler arasındaki gerilimleri yönetmek, bölgesel ittifak haritalarını yeniden tanımlamak, kendi güvenlik risklerini mümkün olduğunca ötelemek zorundalar.
Şimdiye kadar küresel sistemin sağladığı göreceli istikrar ülkelere daha ucuz güvenlik temin ediyordu. Şimdi devletlerin bu boşluğu büyük oranda kendi imkanları ile ya da yeni bölgesel ittifaklarla sağlaması gerekiyor. İçinde olduğumuz sistemsel kırılma anını zayıf ekonomi, siyasal kutuplaşma, yanlış ya da eksik askeri donanım kapasitesi ve kırılgan iç doku ile yönetmek zorunda kalan ülkelerin daha çok zorlanacakları da aşikâr.
Böyle bir ortamda iç siyasi tüketim için kullanışlı iddialı söylemlerle gerçek jeopolitik harita arasındaki makasın açılması ise tamiri mümkün olmayan maliyetler üretebilir.
