Bu canavarla nasıl savaşacağımızı bilmiyoruz
Palantir, Yüzüklerin Efendisi romanında, iletişim ve uzak görüş için kullanılan ‘Gören Taşların’ adıydı.
Veriyi gözetim gücüne, gözetimi siyasi nüfuza, nüfuzu da küresel iktidara dönüştüren bir teknoloji şirketi kendisine bu ismi verdi: Palantir Technologies.
Silikon Vadisi’nin bu en karanlık şirketi, 18 Nisan 2026’da 22 maddelik bir “manifesto” yayımladı.
Şirketin kurucusu Alex Karp ve hukuk danışmanı Nicholas Zamiska’nın “Teknolojik Cumhuriyet” adlı kitabından damıtılan bu metin, sanki çöküş sürecine giren Batı medeniyetini kurtarma çağrısı gibi yazılmış.
Fakat daha yakından bakıldığında bambaşka bir şey görülüyor: Teknolojinin “aşağı kültürlere” tahakküm için silahlaştırılması gerektiğini ileri süren; savaş ve kaos isteyen, kendi ürün kataloğunu medeniyetin kurtuluş reçetesi olarak sunan bir elitin meydan okuması bu!
Metin, demokratik tartışmayı “engel”, regülasyonu “çekingenlik”, çoğulculuğu “boş iş”, barışı ise “stratejik bir zayıflık” olarak görüyor.
Acımasız rekabetin hüküm sürdüğü dünyada hayatta kalmak için teknolojiyi silah olarak kullanmaktan çekinmemeliyiz diyor.
Palantir’in “manifestosu”, çok daha büyük bir sorunun semptomlarından biri.
20. yüzyılın petrol veya demiryolu tekelleri ulusal sınırlar içinde regüle edilebiliyordu.
Oysa bugünün teknoloji tekelleri, veri depolama, işleme ve dağıtım altyapılarını küresel ölçekte kontrol eden bir kapasiteye sahipler.
Ulus devletin fiziki sınırlarına mahkum olmadıkları için, eski dünyanın ‘böl ve yönet’ refleksi işlemiyor.
Çünkü yeni teknoloji tekellerinin fabrikaları değil algoritmaları var; limanlara değil veri merkezlerine hükmediyorlar.
Ana faaliyet alanları internet. Global çapta iş yapıyorlar.
Devletlerin denetlediği ekonomik aktörler olmaktan çıktılar.
Artık devletlerin bile bağımlı olduğu altyapı sağlayıcıları haline geldiler.
Coğrafi kısıtlardan kurtulan bu devler küreselleştikçe hukuk sistemlerinin kontrolünden çıktılar.
Kazandıkları astronomik paralar onları birçok ulus devletten daha güçlü kıldı.
Kontrol ettikleri iletişim ağları, hükümetlerin propaganda araçlarından daha etkili hale geldi.
Bu sadece ekonomik bir büyüklük değil; siyasi bir güç.
Teknoloji şirketlerinin “tekno-lordlar” olarak da anılan yöneticileri, fiilen iktidar kullanan yeni bir aristokrasi sınıfı oluşturuyorlar.
Ulus devletler bu yeni sınıfın tehditleri karşısında etkisiz kalıyor.
Bu sınıfın şirketlerini belirli bir ülkede tutma zorunluluğu yok. Baskı gördüklerinde merkezlerini başka bir ülkeye taşıyabiliyorlar. Vergiden kaçtıkları gibi egemenlikten de kaçıyorlar.
Siyasetçileri ve bürokratları satın alabilecek kaynaklara sahipler; lobicilik onlar için bir yatırım aracı.
Demokratik seçimlerin tek meşruiyet kaynağı haline geldiği çağımızda, kitleleri yönlendirerek istedikleri lideri iktidara taşıyabilecek dijital platformları kontrol ediyorlar.
Siyasi liderler için bu sınıfla mücadele etmek büyük risk; ittifak kurmak ise seçim kazandıracak bir yatırım.
Bu sınır tanımaz ejderhalarla ülkelerin tek başlarına mücadele etmeleri neredeyse imkansız.
Ancak onlara karşı kurulacak uluslararası bir cephenin şansı olabilir.
Palantir ve benzerleri, işte tam da bu yüzden, devletlerin birleşip kendilerine gem vurmasını istemiyor.
İstiyorlar ki ülkeler sonu gelmez savaşlarla didişip dursunlar. Düşmanlarını yenebilmek için, onlara satacakları yeni nesil silahlara trilyonlar akıtsınlar.
Dünya bu ölçekteki bir kötülükle savaşmaya hazır değil.
Tekno-lordlar, teknolojiyle iktidar ihtirasının birleşmesinden doğdu. Şimdi de ham hırslarını “medeniyet kurtarıcılığı” gibi ideolojik bir çerçeveye oturtarak meşrulaştırmaya kalkıyorlar.
Bu küstahlığı durdurmak için güveneceğimiz demokratik mekanizmalar, durdurmaları gereken bu yeni gücün hızı ve doğası karşısında trajik bir naifliğe sahip. Savaşın nasıl olacağını bilmiyoruz çünkü daha savaş alanının neresi olduğunu bile tam kavrayabilmiş değiliz.
