Eğitimde öldürücü umut
Geçtiğimiz pazartesi günü gazetemizin Görüşler sayfasında yayınlanan Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdülbaki Değer’in “Öldürücü Umut: Gelecek Aynası ve Yoksulluk Sarmalında Bugün” başlıklı yazısı, içine düştüğümüz ve yıllardır boğazımızı sıkan enflasyonist ortamın yarattığı toplumsal tahribatı ele alıyordu. Ancak ben Değer’in açtığı düşünsel patikadan bir başka alana, eğitime uzanmak istiyorum.
Nietzsche, Pandora efsanesini yorumlarken umudu “insanın işkencesini uzatan en büyük kötülük” olarak tanımlar. İlk bakışta karamsar görünen bu yaklaşımın hedefinde, insanı harekete geçiren umut değil; onu mevcut acıya razı eden, kurtuluşu sürekli geleceğe erteleten sahte umut vardır. Buna karşılık Alman filozof Ernst Bloch, “Umut İlkesi” adlı eserinde umudu insanı geleceğe taşıyan, henüz gerçekleşmemiş olanı mümkün kılan dönüştürücü bir güç olarak ele alır ve “mesele umudu öğrenmektir” der.
Bir tarafta insanı uyuşturan umut, diğer tarafta insanı dönüştüren umut... Değer’in yazısı tam da bu iki yaklaşımın kesiştiği yerde duruyor. Çünkü bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorun, umudun yokluğu değil; umut ile gerçeklik arasındaki bağın giderek zayıflamış olmasıdır. İnsanları geleceğe hazırlayan umut ile onları bugünün ürettiği sorunlara mahkûm eden umut arasındaki farkı göremediğimizde, umut bir çıkış kapısı olmaktan çıkar, içinde debelendiğimiz düzenin görünmez duvarlarından birine dönüşür.
Belki de bu nedenle eğitim sistemimizi konuşurken sınavları, müfredatı ve diplomaları tartışmadan önce çocuklarımıza hangi umut biçimini sunduğumuzu sorgulamak zorundayız.
Yıllardır aynı hikâyeyi anlatıyoruz.
“Daha çok çalışırsan başarırsın.”
“İyi bir okul kazanırsan hayatın değişir.”
“Üniversite diploması seni kurtarır.”
“Bir sınav daha, biraz daha sabır, biraz daha bekle...”
Bu cümleler yanlış değildir. Ancak eksiktir. Çünkü çocuklara çalışmanın önemini anlatırken, çalışmanın karşılığını verecek toplumsal zemini oluşturup oluşturamadığımızı yeterince konuşmuyoruz. Daha da kötüsü, bunu çoğu zaman önemsemiyoruz. Birilerinin önüne kapılar “hâmil-i kart yakînimdir” ile açılırken, diğerleri yıllarca bir kapıdan diğerine savruluyorsa; o gençlere liyakati, emeği ve sabrı nasıl anlatacağız?
Bugün milyonlarca öğrenci sınavlara hazırlanıyor. Aileler gelirlerinin önemli bir kısmını eğitime harcıyor. Gençler yıllarını test kitapları, kurslar ve sınav maratonları arasında geçiriyor. Fakat bütün bu emeğin sonunda ortaya çıkan tablo giderek daha fazla soru işareti doğuruyor.
Üniversite mezunu işsizlerin sayısı artıyor. Diplomanın ekonomik karşılığı her geçen gün azalıyor. Gençler mezun olduklarında kendilerini üretimin değil, belirsizliğin içinde buluyor. Çünkü sistemin çarkları başka türlü işliyor.
Buna rağmen aynı vaat tekrar ediliyor:
“Bir diploma daha al.”
“Bir sertifika daha edin.”
“Bir sınava daha gir.”
“Biraz daha bekle.”
İşte Değer’in dikkat çektiği “öldürücü umut” tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü umut bazen insanı ileriye taşıyan bir güç olmaktan çıkıp sorunları görünmez kılan bir perdeye dönüşebiliyor. Yoksulluk yalnızca gelir eksikliği değildir. Aynı zamanda seçenek eksikliğidir. İnsanların hayatlarını değiştirecek gerçek fırsatlara ulaşamamasıdır.
Eğitim, normal şartlarda bu kısır döngüyü kırabilir. Ancak eğitim sistemi yalnızca beklenti üretmeye başladığında, yoksulluğu aşmanın yolu olmaktan çıkar; yoksulluğun ertelenmiş hikâyesine dönüşür. Sonuç milyonlarca asgari ücretli… Sekiz yıllık zorunlu eğitimin ardından on iki yıllık zorunlu eğitime geçişin sonuçlarını bugün daha net görüyoruz. Her çocuğu aynı akademik güzergâha yönlendiren anlayış, mesleki becerileri ve farklı yetenek alanlarını geri plana itti. Böylece çocuklarımızın geleceğini çeşitlendirmek yerine onları tek tip başarı hikâyelerine mahkûm ettik. Eğitimi hayatın kendisinden kopardık.
Çocukların ne öğrendiğinden çok kaç soru çözdüğünü konuşuyoruz. Meslek edinmeyi değil diploma edinmeyi yüceltiyoruz. Yeteneği değil sınav başarısını ölçüyoruz. Hayata hazırlanmayı değil sınava hazırlanmayı merkeze alıyoruz. Sonra da gençlerin neden umutsuzlaştığını anlamaya çalışıyoruz. Oysa sorun umudun azalması değil, umudun gerçekle bağının kopmasıdır.
Gerçek umut; çocuklara yalnızca diploma vermek değil, beceri kazandırmaktır. Gerçek umut; her genci aynı koridordan geçirmek değil, farklı yeteneklerin önünü açabilmektir. Gerçek umut; insanların hayatlarını değiştirebilecek somut fırsatlar sunabilmektir.
Nietzsche’nin korktuğu umut, insanları acıya razı eden umuttu. Bloch’un savunduğu umut ise insanları geleceği kurmaya çağıran umuttu. Bugün eğitim politikalarımızın önündeki temel soru da budur: Çocuklarımıza hangi umudu veriyoruz? Onları geleceği kurabilecekleri bir hayata mı hazırlıyoruz, yoksa sürekli ertelenen vaatlerle avutmaya mı çalışıyoruz?
Çünkü bir ülkenin çocuklarına vadedebileceği en büyük şey umut değildir. Umudu mümkün kılacak şartları sağlayabilmektir. Şartlar yoksa umut, içi boş bir teselliye dönüşür. Şartlar varsa umut, gerçeğe dönüşebilecek bir harekete dönüşür. Ve o zaman gençler geleceklerini kurabilmek için eşe, dosta, ahbap çavuş ilişkilerine ihtiyaç duymazlar.
Sahi… Sizin “hâmil-i kart yakînimdir” maymuncuğunuz var mı?
