Herkesin bildiği, kimsenin bilmediği
Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki duyduğumuz hiçbir absürtlüğe “Hayır, bu da olamaz!” deme lüksüne sahip değiliz. Meşhur Yeşilçam olay örgülerinden birini hepiniz hatırlarsınız. Mahallenin çapkın delikanlısı, mahallenin gözde kızına tutulur ve onu elde edebilmek için her yola başvurur. Aralarındaki gerilim arttıkça bir noktadan sonra bizim delikanlı mahallenin haytalarıyla anlaşır, kıza bulaştırır ve bam bam! Bizim delikanlı, bir kahraman edasıyla çıkagelir ve kızımızı beladan kurtarır. Sonrası üç aşağı beş yukarı malum…
Türkiye’de yaşanan pek çok olay son günlerde adeta buna benziyor. Dosyalar açılıyor, dosyalar kapatılıyor. Daha birkaç yıl önce takipsizlikle kapanan birçok dosya birden açılıverdi ve failler birer birer yakalanmaya başladı. Ne değişti de bugüne kadar üstü örtülü kalan onca olay bugün gün yüzüne çıktı? Gerçekten şaşırtıcı.
Hele bazılarındaki olay örgüsü ne Yeşilçam’a ne de Hollywood’a uyuyor. Daha doğrusu ortada herhangi bir mantık silsilesi yok. Mesela senaryoda bir cinayet var. Cinayetin faili, bölgenin en üst düzey idari amirinin oğlu. Bu cinayetin üstünü örtmek için koruma memurundan jandarmasına, sıradan memurundan doktoruna, Adli Tıp’ından kapıcısına, maktulün arkadaşlarından balık adamına kadar herkes var.
İşin Hollywood yapımı cinayet filmlerindeki gibi organize bir suç örgütü ya da suçu saptırmakla iştigal eden profesyonel bir yapıyla da bağlantısı yok. Cinayet işlenmiş, cinayet mahalli ustaca temizlenerek olay örtbas edilmiş de değil. Tam bir kaos içinde, birbirini takip eden saçmalıklar silsilesi içinde her şey olup bitiyor. Şahitlerin tümü hayatta ama bir tane bile anasından helal süt emmiş vatan evladı çıkıp da “Ne oluyor kardeşim?” diyemiyor. Her şey akarında devam ediyor.
Sonra bir gün, nasıl oluyorsa — devletimizin çok sevdiği iştir — bir yerlerden bir düğmeye basılıyor ve o güne kadar herkesin bildiği ama kimsenin bilmediği gerçekler gün yüzüne çıkarılıp kanun önünde hesap soruluyor.
Burası güzel. Bir suç ve suç ortaklarının cezalandırılmasına ses çıkaracak herhalde hiç kimse çıkmaz içimizden. Ama bir de “aması” var…
Hepimizin malumudur ki bizde devlet denen mekanizma bu refleksini çoğu kez suçluları cezalandırmak için değil, hizaya getirmek istediklerini hizaya sokmak için kullanır. Örnek vermek isterdim ama her örnek baş ağrıtacağı için örnek vermek istemiyorum.
Türkiye’de borsaya köşeden bucaktan bulaşan herkesin malumu olan bir konu, son günlerde gündemin baş köşesine oturdu. Türkiye borsasının meşhur klişelerinden birinin “keriz silkeleme” olması da başlı başına ironik.
Nedir bu keriz silkeleme?
Borsada bazı hisseler tahtacılar ve ortakçıları tarafından halkın gözüne sokulur. Bu tuzağa düşen küçük yatırımcı, “Bize de düşer mi?” heyecanıyla elinde avucunda olan küçük birikimlerini bu hisselere yatırır. Hisseler yukarı doğru çıktıkça, sanal yükselişin heyecanıyla daha çok insan borç harç bu yarışa katılır.
Yukarıdaki kurtların artık karınlarını doyurma zamanı geldiğinde ise birdenbire yüklü satışlar gerçekleştirilir. Vatandaş uyanıp parasını kurtarmaya çalışana kadar borsa kurtları karınlarını doyurmuş, al-sat marjında küçük yatırımcının parası iç edilmiş ve böylece keriz silkeleme operasyonu tamamlanmış olur.
Olan yine küçük yatırımcıya olur.
Bu çark yıllardır sürdürülüyor ve bu işi denetlemekle görevli kurumlar da ara sıra küçük operasyonlarla bu dolandırıcıları cezalandırıyor. Ama görünen o ki bu işin kazancı o kadar tatlı ve büyük ki kimse hapis yatmaktan bile korkmuyor. Çünkü eve girip hırsızlık yapmakla borsada manipülasyon yapıp para götürmek arasında, anlaşılan, oldukça ciddi bir ayrım var. Biri adi suça diğeri ise nitelikli dolandırıcılığa girdiği için olsa gerek, nitelikli dolandırıcıların CV’lerine yazılan bir takdir nişanı eksik kalıyor sadece...
İşin Yeşilçam boyutuna gelince, kim kahraman, kim mağdur, kim gerçekten vatandaşı kurtarma derdin de? Yoksa hepsi bir kurgu mu?
