Pekmez kazanı ve biz

Hafta sonunu memlekette geçirdiğim için Türkiye ahvalinden de bir nebze olsun uzak kalmanın verdiği ferahlıkla zihnim de sağalmadı dersem yalan olmaz. Annemle birlikte oldukça yoğun mesai harcarken birkaç haftalık işi üç güne sığdırıverdik. Vaktimizin önemli bir kısmını üzüm kesmek, kuşburnu, yaban mersini, az biraz ceviz ve ayva toplamakla geçirirken, geleneksel usulle neredeyse üç gün boyunca da pekmez kaynattık.

Bu arada eşek arılarıyla da bayağı bir haşır neşir olduk. Neredeyse sokulmadık bir tarafımız kalmadı. Ortada bir tane bile bal arısı görmemek de dehşet verici idi.

O kadar emek ve çabanın sonunda ortaya çıkan ürün, açıkçası çekilen çileye değecek gibi değil ama kendi elimizle yapmış olmanın verdiği bir huzur var. Annem, topladığımız ayvalardan birkaçını pekmez kazanına atarak çocukluğuna kadar gidiverdi. Çocukluğunda, harman işleri bittikten sonra ekim ayında başlayan pekmez kaynatma işinin kasım, hatta aralık ayına kadar devam ettiğinden bahsederken; babaannesinin tüm torunlarını kazanın başına toplayıp, “Hadi bakalım, herkes kendi ayvasına işaret koyup kazana atsın,” dediğini anlatırken, gözlerinden bir an için de olsa o günlere gittiği belli oluyordu.

Bir yandan pekmez ve içindeki ayvalar kaynarken benim zihnim de çocukluğuma kadar gitti. Bir zamanlar köyün dağı taşı üzüm bağlarıyla doluyken, bugün yaşayan bir tane bile bağın kalmamasının hüznü içime çöktü. Kestik dediğim üzüm, sonradan köy evimizin bahçesini 4-5 kökle bir çardak gibi saran asmaların mahsulü idi. Bu sene yağmurun bol olması sebebiyle olsa gerek, kargaların ve arıların üzümlere fazla dadanmaması sayesinde bizim için pekmez kaynatacak kadar mahsul çıkmıştı.

Kargalar derken çocukluğuma gidiverdim. Alfred Hitchcock’un filmini aratmayacak kalabalıkta kargaların bir zamanlar köyün üstünde uçtuğu aklıma geldi. Köydeki dut ağaçlarının bereketli meyvelerini dut mevsimi boyunca hem biz hem de binlerce karga birlikte yerdik. İlginçtir, üzüm bol olduğundan mıdır nedir, kimse dut pekmezi bilmezdi. Ben de Ankara’da ilk gençlik yıllarımda dut pekmeziyle karşılaştığımda çok şaşırmıştım.

Bugün hâlâ eskisi kadar olmasa da dut ağaçları var ama artık kargalarımız yok denecek kadar az.

Irmağımızın suyu da artık eskisi gibi değil. Trakya’nın incisi Ergene Irmağı sanayiyle yok edilirken, bizim ırmağımız ise şeker pancarıyla yok edildi. 80’li yıllarda şeker pancarı tarımının bölgede başlamasıyla ırmağın suyunun neredeyse tamamı tarlalara yöneltildi ve 90’lara gelindiğinde, o bir zamanlar cam gibi suyu olan ırmağımız simsiyah ve köpüklü bir görünüm aldı. Bugün içinde bırakın balığı kurbağa bile yaşamıyor.

Çocukluğumun en tatlı anılarından birisidir. Irmak üzerine bahçeleri sulamak için kurulan küçük göletlerin sığlaşıp taştığı kısımlarına köyün çocuklarının bir kısmıyla sıra sıra dizilip bacaklarımızı açarak suyun yolunu kesip otururken, diğer grup ise balık inlerini karıştırıp balıkları ürküterek üzerimize doğru sürerlerdi. Biz de üzerimize gelen balıkları yakalayıp kıyıya fırlatırdık. Elde ettiğimiz ganimeti çatallı söğüt dallarına dizerek muzaffer akıncılar gibi köye dönerdik.

Bunları yazarken aklıma geldi; çocukluktan mıdır nedir, eşitlik anlayışımız fazlasıyla adildi. Yakaladığımız balıkları bir yere yığar, önce büyüklüklerine göre ayırır, söğüt dallarına eşit şekilde dizilir, her biri için bir çöp tutulur ve herkes şansına gelene razı olurdu. Bu nedenle söğüt dallarına dizili balıkların hiçbirisi diğerinden ne bir fazla ne bir eksik olurdu.

O günlerde hayvancılıkla ve tarımla uğraşan onlarca ailenin olduğu köyümde, bugün gerçek anlamda hayvancılıkla uğraşan 2-3 ev ancak kaldı. Tarlaların çoğu boş, ekili olanların çoğu da gülünecek bir rakama — bir çuval un karşılığına — ya da bedava icarda.

İşsizliğin kol gezdiği ülkemizde tarımsal üretim geçmişe göre artarken, tarımsal istihdam da misliyle azalmış durumda. Bugün kimse tarımla ya da hayvancılıkla uğraşmak istemiyor. Çekirdekten yetişen çiftçi sayısı yok denecek kadar az. Nüfusu şehirlere yığarken, şehirlere yığılan nüfusu besleyecek, geliştirecek şekilde dizayn edememenin sancılarını çekiyoruz. Bir yanda dudak uçuklatıcı rakamlarla borsada hisse alıp satan, fonlara girip çıkanlar varken, milyonlarca insan asgari ücret sarmalında mücadele veriyor.

Hayat standartları teknolojik anlamda geçmişe göre kat kat daha iyi gözükmesine rağmen, yaşam kalitesi olaraksa hiç de iyi değil. Bazen düşünüyorum da o yoksulluğun kol gezdiği dönemde, biraz becerikliyseniz aç kalmanız mümkün değildi. Bugünse sizin becerikli olmanız bile iyi yaşamanızı sağlayamıyor.

Çok fazla derine inmeye gerek yok. Geçmişten bir hikâyeyle nokta koyalım.

Bir yıl köyün bütün bağlarını san vurmuş ve pekmez kaynatılacak tek bir dal üzüm bile bulunamamış. Rahmetli anneannem, topladığı kuşburnuları üşenmeden saatlerce ezerek ve kaynatarak bizim oralarda ilk kez kuşburnu pekmezi yapmış. Köylü o uğraşırken dalga geçse de ortaya çıkan ürünü görünce, “Kürdün kızı kuru çalıdan pekmez yaptı ya! Helal olsun,” diyerek hakkını da vermişler. O yıldan sonra bizim köylerde kuşburnu pekmezi ve marmelatı sofralarda yerini almış.

Cümlemizin geçmişlerine rahmetle…

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.