Beyoğlu’nda bir cevelân...

Başlıkta cevelân dedim ya, biliyorum her kafadan farklı ses çıkacak; ama kim ne derse desin, müzikalitesi hoşuma gittiğinden ara sıra kullanıyorum. Kelimenin anlamını öğrendiğimde orta ikide veya üçteydim. ‘60’ların sonundaki ve ‘70’lerin başındaki Türkçe ders kitaplarımız harikaydı, Namık Kemal’i, Ahmed Midhat Efendi’yi, Muallim Naci’yi, Rûşen Eşref’i ve Leskofçalı Galib’i okuyorduk, cevelân kelimesiyse onların metinlerinde çok sık geçiyordu, biz de çantamızdan eksik etmediğimiz on bire on yedi ebâdındaki lûgatlarımızı karıştırıp, kelimenin dolaşmak ve gezmek anlamlarına geldiğini buluyor ve siyah üstüne uçan fil amblemli Dumbo kurşun kalemlerimizle defterlerimize kaydediyorduk. İçimde kalmasın, söyleyeyim, defterlerimizin kapağında “Lise Defteri” veya “Okul Defteri” yazardı, “Lise Defteri” Taç Kitabevi’nin ve Ankara Pazarı’nın işiydi, Taç Kitabevi Ankara’daki Renkli Sinema’nın karşısındaymış, Ankara Pazarı ise semt-i dildârım Kadıköyü’nde Yasa Caddesi’ndeydi, logosunda kurt başı bulunan lûgatlarımızı da Bâb-ı Âli’deki Kanaat Kitabevi’nden alırdık.

Suâdiye’de ve Kozyatağı’nda otururken, haftada birkaç gün Kadıköyü’ne iner veya Beyoğlu’na çıkardım. Hayır, yanlış yazmadım, Beyoğlu’na inilmezdi, çıkılırdı. İstanbul medeniyetinde doğup büyümüş eskilere kazara Beyoğlu’na indiğinizi söylediğinizde, sizi azarlarlardı. Artık medeniyetten kimse kalmadığına göre, ne derseniz deyin, kimse umursamıyor. On bir aydır Tuzla’dayım, maalesef haftada bir Çarşamba günleri Beyoğlu’na çıkabiliyorum, Kadıköyü’ne inmeyeliyse dokuz ay oldu. Sabah tıkış tıkış trenle Üsküdar’a geliyorum, oradan motorla Kabataş’a geçeceğim. Önce sokak simitçisinden iki çatal alıyorum, çatalın yanına üçgen peynir bulmak mesele, bu hayat pahallılığında eski çatalların kesif mahlep kokusunu ve çörek otu lezzetini boşuna aramayın, şimdikilerde yumurta sarısı bile yok, sadece şeklen çatala benzediğinden alıyorum. Kabataş motorunun birinin büfesinde hakikaten iyi çay yapılıyor, ona tesâdüf edersem çok seviniyorum, biliyorsunuz tiryâkisi olduğum çayı her yerden içmem. Ötüken Neşriyât’ın büyük patronu Nurhan Alpay ağabeyimiz ile genellikle aynı motora biniyoruz, Kabataş’tansa finikülerle Taksim’e çıkıp, İstiklâl Caddesi üzerindeki 65 kapı numaralı Ankara Han’a yürüyoruz.
Ötüken Neşriyât, üçüncü katta, her haftanın Çarşambaları çay ve simit günü, bu geleneği Nurhan Alpay yarım asır önce başlatmış, simit ve kaşar yüzünden bizler de mahfil toplantımızı aynı güne aldık. Mahfildekiler gelmeden Oğuzhan Murat Öztürk, Murat Kaymaz ve ben iki saat kadar sahhafları dolaşıyoruz, Senail Özkan ve Yahya Kemal Taştan geldiklerinde, onlar da cevelânımıza katılıyorlar, geçen haftaysa Raşit Ulaş bizimleydi. Kitap bakmaya Çukurlu Çeşme Sokak’taki Lamelif ‘ten veya Pembe Çıkmazı’ndaki Cihannüma’dan başlıyoruz, ardından Sel Yayınları’na iniyoruz, maksadımız Sel Yayınları’nın sarı beyaz kedisi Porsuk’u sevmek, kedi deyip geçmeyin, Anabala’dan çıkıp yayınevine saptığımızda bizi ayak seslerimizden tanıyor, heyecânlanıp seviniyor, çünkü kendisine ton balıklı veya somonlu yaş mama geleceğini biliyor. Cihannüma eski yerindeyken, yani Hasnun Galip Sokak’ta No.1/B adresindeyken, Cihangir Demiroğlu’nun kedisi Minik’i de Porsuk kadar severdim. Sel Yayınları’ndan sonra mutlaka Aslıhan’a uğruyoruz, ilk kapımız Muna Kitap, sâhibi Müne Özdemir arkadaşımız, ondan ikinci kata çıkınca Eylül Kitabevi ve Mihrican Sahaf var, biraz Mehmet’te biraz da Mihrican’da oyalanıp hanın Balıkpazarı kapısından çıkıyoruz. Kibarca oyalanıyoruz diyorum da, aslında Murat Kaymaz’ın saydırmalarına nokta koymasını bekliyoruz. Sevimli adam, sırf muzırlık olsun diye bazen kitap fiyatlarına, bazen de başka şeylere ağzının dingilini çıkarıyor. Sadece Müne Özdemir’e bir şey diyemiyor, çünkü oradan almak istediği kitaplar için kendisine tahmininin çok altında fiyat söyleniyor.

Benim aklım hep Aslıhan’ın ‘80 öncesinde, o zamanlar Krepen Pasajı diye bilinirdi, entel dantel kadınlar da “Sidikli Pasaj” derdi, Krepen asıl Neşe, İmroz ve Hoşgör gibi meyhâneleriyle şöhretliydi, ancak bırakın kadınlar için olanını erkekler için bile tuvalet bulunmazdı, bu yüzden geceleri çok sıkışanların karanlık köşelerde çiçek suladığının tanığıyım, sabah olduğundaysa pasaja giren keskin teşaşür kokusundan bayılıp düşüyordu, Krepen yıkılıp yerine aynı planla Aslıhan yapılınca teşaşür kokusunun yerini eski kitap kokusu aldı.

Aslıhan sanırım ‘90’ların ikinci yarısında sahhaflar çarşısı oldu, muhtemelen de rahmetli Halil Bingöl ‘94’de oraya geldikten sonra, oysa ‘88’den başlayın, İbrahim Yılmaz beş yıl kadar Aslıhan’da kalmıştı, küçücük bir yeri vardı, ben iki buçuk metre kare diyeyim, siz üç metre kare deyin, fazlası kat’a yoktu. Bir ara Lamelif’i de oradan anımsıyorum, ama Simurg’tan epey sonraydı. İbrahim Yılmaz arkadaşımızın Aslıhan’dayken kedileri yoktu, ilk kedisini Hasnun Galip’e taşındığında ‘94’de aldı diye anımsıyorum, fare yakalaması için dükkâna kapattığı kedi altı yavru doğurmuştu, bir ara da Bekir, Şeker, Cimcime, Korsan, Teyzoş, Mestan, Tıstıs, Fıstık ve Pincik dükkânın sâhipleri olup çıkmışlardı. Sıkıysa bilgisayardan bir arama yapmak iste, Şeker onun üstünde uyurken mümkünü yoktu, dışarısı soğuk mu, azıcık soba önünde ısınmak isterseniz de, Mestan ve Tıstıs rahmetli Naki Turan Tekinsav’dan bile önce orayı kapmış olurdu. Aslıhan’ın kedileriyse düğmeci Siroş Sarıcivar’ındı, onun dükkânı Muna Kitap’tan hemen sonra aynı sıradaydı, düğmecilik Siroş Hanım’ın baba mesleğiymiş, kendisini salgın sırasında 2021 yılının sonbaharında kaybettik, kedileriniyse yeğeninin aldığını Müne Özdemir’den duydum.

Balıkpazarı’na çıkınca sağdan soldan nefis kokular geliyor, kokular mı acıktırıyor yoksa acıktığımızdan mı kokuları alıyoruz, bilmiyorum, hemen Kamer Hatun Caddesi’ndeki Nizam Pide’ye dalıyoruz. Ben kuşbaşılı pideden şaşmam, Raşit de bana uyuyor, Oğuzhan ve Murat ise Trabzon işi açık peynirli pideyi tercih ediyorlar. Nizam’dan kalkınca İstiklâl Caddesi’ndeyiz. Naci Çelik Berksoy, Besim Dalgıç, Erdinç Ötgen, Bener Dortunç ve ben ayda bir Çiçek Pasajı’nda Bayram’ın Yeri’nde toplanıyoruz, Bursa’dan Adnan İslamoğlulları şehrimize gelirse mutlaka bizimle oluyor, ara sıra da Senail Özkan, Göktürk Ömer Çakır, Volkan Ekiz, Murat Kaymaz, Ahmet Zeki Pamuk, Erdem Beliğ Zaman, Suat Alhan ve Selahattin Yıldırım ile masamız büyüyor. Bu masayı daha sonra yazacağım, ben Bayram’ın Yeri diyorum da kayıtlarda Sev İç Restoran olarak geçiyor, Bayram Aydındoğan restoranını ‘65’de Krepen’de Neşe Restoran ismiyle açmıştı, Bayram ağabeyi 2023 yılında sonsuzluğa uğurladık, şimdi oğlu Yaşar mekânı babasının anısına yakışır şekilde işletiyor. Heybeliada’daki Mavi kapandıktan sonra, maalesef geriye bir Yedikule’deki Safa bir de Beyoğlu’ndaki Sev İç kaldı, ikisinde de Çingene’nin biri kulağınıza zurna üflemeden sohbet edebiliyorsunuz.

Ötüken Neşriyât’a döndüğümüzde, Göktürk Ömer Çakır’ın odasındaki ateşli tartışmaların içine düşüyoruz. Sağcısı solcusu, ateisti mütedeyyini, Türkçüsü Bolşeviği, mızmızı yerinde duramayanı, herkes orada. Murat Kaymaz kasden sohbeti felsefeye çekiyor, tam da Senail Özkan’ın ve Gökhan Yılmaz’ın alanlarına. Niyeti, herkesi tartıştırıp, eğlenmek. Felsefe olmasa, Senail Özkan sigara dumanına katlanmazdı. Tam kalkacağı sırada da Murat bacak bacak atıp Schopenhauer diyor, elbette Senail odadan çıkamıyor. Ben Oğuzhan’ın yanına kaçıyorum. Sema ise elinde çay tepsisiyle Oğuzhan’ın odasında ciğerlerine biraz temiz hava çekip, öyle dalıyor Göktürk’ün odasına. Size isterseniz sigara dumanından göremediğiniz meşâhîr-i üdebâdan birkaç isim sayayım. Naci Çelik Berksoy, Besim Dalgıç, Erol Cihangir, Adnan İslamoğulları, Yahya Kemal Taştan, Ertuğrul Alpay, Hasan Erimez, Orçun Üçer, Nazmi Cumik, Volkan Ekiz, Cihat Faruk Sevindik, Raşit Ulaş, Afşin Hatipoğlu, Alper Çeker, Ahmet Zeki Pamuk, Ramazan Minder, Mehmet Rûyan Soydan, Mustafa B. Bozkurt, Erdem Beliğ Zaman. Haklısınız, say say bitmez, daha Samed ve Emirhan kardeşlerimiz kapıyı çalmadılar. Sohbet felsefeden dolma kalemlere ve mürekkeplere kayıncaysa, dayanamıyorum, sigara dumanından nefret etmeme rağmen Göktürk’ün odasına geçiyorum.

Yıllardır dolma kalem için mürekkebimi İstiklâl Caddesi’ndeki Panter Kırtasiye’den alıyorum, şimdi Diamine’nin doksan sekiz farklı rengi var, tercihim “Apple Glory” rengi, üzerine az güneş sarısı mürekkep döküp çimen yeşili rengini elde ediyorum, kalemimse Pelikan’ın klasik serisinden sedef yeşil renkte olanı, dolma kalemlerin en ucuzu, çok da seviyorum. Orçun Üçer epeydir Lamy kullanıyor, mürekkebi de Lamy diye biliyorum, onun kitaplarını “Azurite” ve “Topaz” renklerle imzâladığını görmüştüm. Murat Kaymaz’ınki Montblanc 145, harika bir kalemdir, Murat aynı markanın siyah mürekkebini seviyor. Göktürk’te sanırım on dolma kalem olmuştur. Montblanc, Pelikan, Visconti, Parker, Twisby ve Lamy aklıma gelenler, çantasına genellikle Parker Duofold’u aldığını söylemişti.

‘60’larda ve ‘70’lerde ne mürekkebi ne de dolma kalem markasını seçebiliyordunuz, iyi mürekkep var mıydı, elbette vardı, ama öyle yüzlerce çeşit değildi, bir Parker Super Quink’in “Royal Blue” bir de Pelikan 4001’in “Blue Black” mürekkepleri büyük kırtasiyelerde bulunabiliyordu. Pelikan, Parker 51 ve Sheaffer’s dolma kalemleri satılırdı ama asıl rağbet rağbet ucuz Çin kalemlerineydi, şimdi Wing Sung, Geha ve Kin Sin markaları aklıma geliyor. Defterde, en fazla “Okul Defteri”, “Lise Defteri”, “Türk Yavrusunun Okul Defteri” veya “Harita Metot Defteri” çantalardaydı, ancak ben sonuncusunu okulda kullanmaz, ona Milliyet ve Cumhuriyet gazetesinden kestiğim roman tefrikalarıyla İhsan Ünlüer’in yazılarını yapıştırırdım. Kurşun kalem derseniz de, üzerinde “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti” ve “Devlet Malzeme Ofisi” yazanlara bayılıyordum, çocukluk arkadaşım Sercan Ünsal bana hak verecektir, sanırım o da benim gibi “Devlet Malzeme Ofisi” kalemlerini epeyce kullanmıştı, özelde Dumbo ve Nur Kalem de çok iyi markalardı, ama nedense bir türlü Faber Castel’in deftere bıraktığı kül rengi parlaklığı sevemiyordum.

Nereden nereye geldik, önümüzdeki haftalarda bizim mahfilin Beyoğlu cevelânlarını yazmaya devâm edeceğim. Söylemenize gerek yok, Tünel’deki Kırmızı Kedi’de haftanın iki günü Enis Batur var, ara sıra Yapı Kredi Yayınları’na Güven Turan uğruyor, Dünya Sağlık Sokak’taki çalışma evinde Selçuk Altun kitap okuyor, Hazzopulo’da ise Murat Uncu’ya rastlamak güzel, onları da sayfama davet edeceğim. Ama, şimdi size bir şarkı dinletmek niyetindeyim, sıkı durun, başlıyorum. “Beyoğlu’nda gezersin / Gözlerini süzersin / Sevdiceğim yavrucağım / Niçin niçin beni üzersin / Ah ah fıkır fıkır fıkırdama gel bana gel / Ah ah şıkır şıkır şıkırdama gel bana gel / Mavi gözlük takarsın/ Çok cânları yakarsın / Sevdiceğim yavrucağım / Niçin niçin benden kaçarsın / Ah ah fıkır fıkır fıkırdama gel bana gel / Ah ah şıkır şıkır şıkırdama gel bana gel”. Yahu, bu şarkı aklıma gelmeseydi, en önemli vak’ayı unutacaktım, kitapçılardan ve sinemalardan sonra Beyoğlu’nda güzel kadınların da kaybolmasını, onlar galiba romanlara ve Yeşilçam filmlerine sığındılar, mavi gözlükleriyse, maalesef artık İstiklâl’de adım başı karşımıza çıkan ucûbe-i hilkat takıyor...

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.