Bürokratik oligarşi hortladı mı? Siyasete racon mu kesiliyor?
Bir zamanlar, ormanın en yüksek kayasında oturan bir aslan vardı.
Ne zaman başını çevirse, ağaçların yönü değişir; ne zaman gözünü kırpsa, suyun sesi bile incelirdi.
Hiç konuşmadan da konuşabilen tek varlıktı... Gölgesi bile emir sayılırdı.
Herkes onun gölgesinde yer edinmeye çalışırdı.
Çevresinde türlü hayvanlar dolaşırdı. Kimi sessizce bekler, kimi dikkatle izlerdi.
Ama bir de tilki vardı; ne en güçlüsüydü ne de en bilgesi…Ama en kurnazı oydu.
Ormanda herkes, gerçeği bilirdi. “Rüzgârın bir yönü vardır” derlerdi. Ama her şeyi açık etmezler; rüzgârın nereden estiğini söylemezlerdi.
Rüzgârın yönü; yaprakların hışırtısından, toprağın kokusundan ve kuşların uçuşundan anlaşılırdı.
Kayasında oturan aslan, bu işaretlere bakmazdı. Çünkü rüzgâr çoğu zaman, zaten onun baktığı yönden eserdi.
Bir gün, gecenin kadim bekçisi, zamanın tozunu kanatlarında taşıyan baykuş konuştu:
“Gece sertleşecek gibi, rüzgar geliyor” dedi.
“Yuvaları biraz daha sıkı tutmak, dalları sağlamlaştırmak iyi olur.”
Onun sesi, sıradan bir ses değildi.
Yılların tortusundan süzülmüş, çok görmüş, çok tartmış bir aklın sesiydi.
Tilki bunu duyunca birden atıldı:
“Sen kimsin ki, rüzgârın yönüne, akıbetine dair söz söylüyorsun? Sen sadece geceleri öten bir kuşsun; ormanın düzenine ayar veremezsin!”
Baykuş açıklama getirdi:
“İşaretler var, haber vermek istedim”
Tilki bir adım daha attı.
“Rüzgârı konuşmak başka, rüzgâra hükmeder gibi konuşmak başka,” dedi.
Bu cümle, baykuşa değil, yukarıdaki kayaya doğru tırmandı.
Ormanda bir uğultu yayıldı.
Sonra sesini daha da yükseltti, kayaya doğru bakarak:
“Son zamanlarda kendini hüküm verici sananların sayısı arttı.”
“Yoksa…” dedi”
Orman dondu.
“Yoksa gece uçanlar, kendi aralarında bir düzen mi kuruyorlar? Dalların arasında o kadar çoğaldılar da rüzgâra yön vermeye mi yeltendiler?”
Ormandaki hayvanlar sustu:
Çünkü herkes, baykuşun ne söylediğini de,
ne söylemediğini de anlamıştı.
Çünkü tilki de gerçeği biliyordu; baykuşun sözünün bir hüküm ifade etmediğini ve aslanın iradesinin her şeyin üstünde olduğunu…
Tilki baykuşa bakarak konuşuyordu, ama sözleri kayaya doğru gidiyordu.
Çünkü bazı sözler, doğru oldukları için değil, duyulmak için yükselir.
Tilki biliyordu ki, ormanda yerini sağlam tutmanın ve yükselmenin yolu gerçeği söylemekten değil; hüküm sahibine sadakatini göstermekten geçerdi.
Gerçek yetmez; bazen şüphe gerekir.
Şüphe, gerçeğin önüne geçerse, daha güçlü görünür.
Görünmeyen bir tehdite işaret ederek, görünen bir sadakat üretiyordu.
Ve aslında şunu söylüyordu:
“Bak, senin yerine ben konuşuyorum.
Senin gölgene bile söz söyletmiyorum.
Bir gün yanında bir yer açılırsa, oraya en çok ben yakışırım.”
Baykuş sustu, cevap vermedi. Çünkü onun dünyasında söz, doğruyu anlatmak içindi.
Tilkinin dünyasında ise söz, yer edinmek içindi.
Aslan her şeyi duydu, ama sessiz kaldı.
******
Merkez Bankası başkan yardımcısı Cevdet Akçay’ın, emekliye ayrılmadan önce, maliye politikası ile para politikası arasındaki ilişkiye dair yaptığı teknik nitelikli bir değerlendirme; bazı kişiler ve çevrelerce teknik bağlamından koparılarak “siyasete müdahale,” “siyasi otoriteye meydan okuma” ve “bürokratik oligarşinin yeniden hortlaması” şeklinde yorumlandı. Böylece, teknik mahiyetteki bir “ekonomi politikası söylemi,”bürokrasi–siyaset ilişkisi üzerinden bir güç tartışmasına dönüştü.
Akçay’ın dile getirdiği “maliye politikası gevşerse, para politikası daha sıkı olmak zorunda kalır ve bu fonksiyonu, görevi gereği, Merkez Bankası yerine getirir” ifadesi; ekonomi literatüründe, standart bir “politika bileşimi (policy mix)/reaksiyon fonksiyonu” olarak anılan ve ekonomik dinamiklerin işleyiş yapısını anlatan bir olgudur.
Peki Akçay’ın bu söylemi gerçekten siyasete racon kesme olarak değerlendirilebilir mi? Ayrıca bu, bürokratik oligarşinin hortladığı anlamına mı geliyor?
Kamu yönetimi literatüründe bürokrasi ile siyaset arasındaki ilişki, “asıl–vekil” modeliyle açıklanır. Siyasi otorite, politika tercihlerini belirler; bürokrasi bu tercihleri teknik esaslar ve ilkeler çerçevesinde ele alır ve uygulanmaya hazır hale getirir. Uygulanmasını da yine belirlenen ilkeler ve standartlar doğrultusunda yapar.
Bürokratın yetkisi kendisinden menkul değil, bağlı olduğu siyasi iradeden türetilen bir yetkidir. Bu nedenle bürokrasi, özünde bağımsız bir güç odağı değil, uygulayıcı bir araçtır.
Bu çerçevede, bürokrasinin bağımsız bir güç odağı haline gelmesi; ancak gücün farklı aktörler ve siyasi partiler arasında dağıldığı, karar süreçlerinin çok merkezli olduğu yapılarda mümkündür. “Bürokratik oligarşi” olarak adlandırılan olgu da tam olarak bu tür yapılarda, tipik olarak da “parlamenter sistemlerde” ortaya çıkar.
Parlamenter yapılar ve koalisyon dengeleri, bürokrasinin görece özerklik kazanmasına zemin hazırlar. Böyle bir yapıda bürokrasi, güç dengeleriyle ittifaklara girerek oligarşik bir yapılanmaya gider; kendine bir inisiyatif ve hareket alanı oluşturur. Sonuçta gücün “dağıtık” olduğu bir düzende; siyasi irade hassas dengeler üzerinde kurulduğu için, bürokratları kolay kolay görevden almak mümkün olmaz.
Gücün tek bir merkezde yoğunlaştığı yapılarda ise bu zemin ortadan kalkar. Karar alma süreçleri hiyerarşik bir karakter kazanır, kurumsal özerklik alanları daralır ve bürokrasi bağımsız bir güç odağı olmaktan çıkar. Bu tür sistemlerde bürokratın konumu ve hareket alanı doğrudan merkezi otoritenin tasarrufuna bağlıdır. Hatta mutlak güç sisteminde; bürokratın kaderi, kendisini atayan tepedeki iradenin iki dudağının arasındadır.
Gücün, siyasi ve idari yapının en üst noktasında toplandığı Türkiye tipi başkanlık sisteminde bürokratik oligarşiden söz edilemez.
Böyle bir yapıda, herhangi bir bürokratın küstahça bir tavır takınması ve siyasi otoriteye meydan okuması mümkün değildir. Çünkü başkanlık sistemi; gücün parçalı ve dağıtılmış olduğu önceki denge durumunda, bürokrasinin kullanabildiği bir parça inisiyatif ve hareket alanını da de ortadan kaldırmış; tek bir noktada, merkezi otoritenin çevresinde toplamıştır.
Para, faiz ve döviz politikalarını yöneten Merkez Bankası gibi teknik bir kurum adına konuşan bir yetkilinin özgüven ve kararlılık ifadesi ortaya koymasında bir yanlışlık yoktur. Dolayısıyla bu kişilerin görev konularında söz söyleme ve inisiyatif kullanma hakkına sahip olmaları; kariyer birikimlerinden ve “teknokratik otorite” vasfını taşımalarından ileri gelir. Bu çerçevede dile getirdikleri görüşler, yetki gaspı değil, politika setleri arasındaki denge alternatiflerini ortaya koyan teknik çözüm önerileridir.
Ekonomi ve finans biliminin, rasyonellik gereği politik esnekliğe fazla yer vermemesi nedeniyle bu alanda görev ve sorumluluk üstlenen teknokratlar; ekonomik konjonktürden doğan bazı şartlar söz konusu olduğunda, siyasi iktidarlara belli bir yönde karar alınmasının ve o doğrultuda hareket edilmesinin teknik bir zorunluluk olduğunu söylemesi gereken kişilerdir. Bu, bir tercih dayatması değil; ekonomik gerçekliğin ve mesleki ilkelerin kendilerine yüklediği bir sorumluluktur.
Bir binanın zemin etüdünü yaptırdığınız mühendislerin, siz aksi fikirde olsanız bile; binanın depreme dayanıklı olmadığı konusunda görüş beyan etmeleri ve bu doğrultuda rapor düzenlemeleri; hiyerarşik otoriteye karşı başkaldırı değildir. Bilimin, uzmanlık birikiminin ve eşyanın tabiatının gereğidir. Merkez Bankası uzmanlarınca dile getirilen teknik politika gereklerinin de bundan bir farkı yoktur.
Akçay’ın yaptığı değerlendirme ile “siyasete ayar verdiği” veya “racon kestiği” iddiası, tanımlayıcı değil, “çerçeveleyici” ve “algı oluşturucu” bir söylemdir. Bu söylem, yapay bir biçimde tartışmayı ekonomi politikası ekseninden çıkararak siyasi otorite ve bürokrasi arasındaki ilişki bağlamına ve siyasi rekabette üzerinden rant devşirilecek hayali bir çatışma zeminine taşımıştır.
