Avrupa’dan uzak düşünce…
Avrupa Birliği Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’in, bir Alman gazetesinin düzenlediği etkinlikte yaptığı konuşmadaki değerlendirmeleri tepkilere yol açtı.
Günümüzün içinde bulunduğu global sarsıntıların daha iyi anlaşılmasına yarayabilecek önemli bir konuşmaydı oysa…
Temel tezi şu von der Leyen’in: “Avrupa bugüne kadar Rusya’dan ucuz enerji, Çin’den ucuz işgücü ve ABD’den güvenlik desteğine dayalı bir model izledi; ancak bu dönem artık sona erdi.”
Yerinde bir tespit bu.
ABD’de Donald Trump’ın başkan olmasıyla başlayan ve İsrail’in hedeflerine erişmesini kolaylaştırmak için İran’a açılan savaşla yeni bir aşamaya erişen gelişmeler, dünyanın dengelerini sarsmış bulunuyor.
George W. Bush başkan iken 11 Eylül saldırılarına uğrayan ABD, Irak Savaşı’nı dünya gündemine taşımıştı; ama o sırada şimdikine benzer bir ayrışma yaşanmamıştı. Bir-iki istisnasıyla ABD’nin ‘müttefik’ bildiği bazı ülkeler, gerekçelerinin gerçekdışı olduğunu bildikleri halde Bush’un yanında yer almış, Fransa ve İspanya farklı tavır alsalar da temel ittifakları bozacak bir yol izlememişlerdi.
Şimdiki ayrışma gözden kaçacak gibi değil.
Avrupa’nın kendisine ABD dışında yeni bir yol tutturması ve güvenliğini sağlayacak yeni yapılanmalar arayışına girmesi gerekiyor.
Peki de, son 25 yıl ulusal ve uluslararası siyasi hayatın içinde bulunmuş, ülkesi Almanya’da altı yıl savunma bakanlığı koltuğunda oturmuş, son yedi yıldır da Avrupa Komisyonu’na başkanlık yapmakta olan Ursula von der Leyen’in, konuşmasında sarf ettiği şu cümleye ne demek gerekiyor?
“Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki, Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz” cümlesine…
Rusya ve Çin konusunda müteyakkız olmayı gerektiren bir durumu var Avrupa’nın, zaten o iki ülkenin etki alanına giren bir Avrupa’nın bugüne kadar sahip olduğu değerlerden vazgeçmesi gerekeceği aşikâr.
Cümlede, hem de önceki ve sonraki cümlelerle ilgisiz biçimde telaffuz edilen ‘Türkiye’ ismi, pek çok yönden havada kalıyor.
Rusya ve Çin Avrupa üzerinde etki kullanmaya kalkarlarsa, bunun AB ve Avrupa Komisyonu açısından dikkatle izlenmesi ve önlenmeye çalışılması anlaşılabilir bir şey; tamam da ‘Türkiye etkisi’ ile kast edilen nedir?
Herhalde Almanya’daki bir gazete etkinliğinde sarf ettiği sözlerin, Komisyon’un kapalı kapıları ardında yaptıkları dedikodu düzeyinde bir sohbet gibi dışarıya sızmayacağını düşünmüş olabilir von der Leyen…
Olabilir, çünkü Avrupa’da pek çoklarının, onun ağzından kaçırdığı Türkiye değerlendirmesine benzer düşüncelere sahip oldukları biliniyor. Fark ettirmemeye çalışsalar da, Türkiye’yi Avrupa’da görmek istemeyen Avrupalı siyasiler hiç de az değil.
Avrupa Konseyi, 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye’yi aday ülke ilan ettiği halde, müzakerelere başlanması hep geciktirildi ve 2004 yılı sonunda yapılan Brüksel Zirvesi’nde, nasıl olsa Ankara’nın üyelik şartlarına uyumda ayak sürüyeceği beklentisiyle, sürecin önü açıldı.
‘Aday ülke süreci’ 20 yıl önce başladığı ve ileri sürülen şartların büyük bölümü yerine getirildiği halde, AB’nin kapıları Türkiye’ye hala sımsıkı kapalı.
Hiçbir aday ülke bu denli uzun bir süre AB kapısında bekletilmedi.
Bu bir gerçek.
Ursula von der Leyen’in adeta ‘potansiyel bir tehdit’ saydığı ülkemiz içinden yükselen konuşmasına karşı tepkileri anlayışla karşılamakla birlikte, Avrupa’nın önemli bir kurumunun başındaki kişiye o cümleyi kurdurtan şartları da görmezden gelemeyiz.
Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş’tan Can Atalay’a kadar bir dizi insanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına meydan okunarak cezaevlerinde tutulması gibi garabetler bir yana, en az o kadar önemli bir durum daha var: Ayrışan dünya dengelerinde Türkiye nerede duruyor? Hâlâ Avrupa Birliği üyesi olmayı istiyor muyuz, yoksa tercihimiz Trump ABD’sinin ülkemize biçtiği dar bölgesel elbise mi?
Osmanlı’nın sıkıntılı döneminde “Avrupa’nın hasta adamı” yaftası yiyen ülkemiz günümüzde Avrupa ile irtibatını terketmeye hazır görüntüsü veriyorsa kabahat biraz da bizim.
İsrail’e en sert tepkiler Ankara’dan çıkıyor, ancak İsrail’i cesaretlendiren, Gazze, İran ve Lübnan üzerine gönderdiği füzeleri ona hediye eden, uluslararası platformlarda hamiliğini yapan ABD için iki çift laf etmekten kaçınıyoruz.
Farklı gözlerle İsrail’e bakmaya başlayan Avrupa yeni Türkiye’yi anlamakta zorlanıyor besbelli.
Aslında başkalarına da sözcülük ettiğini görmemiz gereken von der Leyen’in patavatsızlığını fırsat bilip bu konular üzerinde düşünmeye ve tartışmaya başlasak daha doğru olmaz mı?
