TÜRK MİLLİ TAKIMI ARAFTA
A Milli futbol takımımız 24 yıl aradan sonra ve tarihinde üçüncü kez Dünya Kupası’na katılıyor.
Tam 103 yıldır faaliyette bulunan millî takımımızın daha önceki iki katılımından biri olan 2002 Dünya Kupası’nda elde ettiği üçüncülük haricinde kayda değer bir başarısı yok.
Aslında işin sunum kısmında” futbolla yatıp futbolla kalkan ülke” diye lanse edilen ülkemizin, kulüp takımları bazında da “2002 Dünya üçüncüsü milli takım iskeletinin George Hagi takviyeli Galatasaray’ı nın 2000 yılındaki UEFA şampiyonluğu” dışında da yine kayda değer hiçbir başarısı yok.
Peki nasıl olur da tam 123 yıldır (Beşiktaş 1903 ) futbolla yatıp futbolla kalkan ülkenin, bu işin enternasyonel arenasında bahsedilen birkaç istisna hariç esamesi bile okunmaz?
Cevabı çok basit.
Futbol ülkesi filan değiliz.
Nüfusu bizim onda birimiz kadar olan birçok ülkenin bizden çok daha fazla lisanslı futbolcusu var.
Futbolla da yatıp kalkmıyoruz.
Ama sürekli yatıp kalktığımız üç tane kulübümüz var.
Ve bunlara bir futbol kulübünden çok ama çok daha fazla anlamlar yüklemişizdir.
Örneğin ülkede milyonlarca asgari ücretli, esnaf, memur vs. mecburen vergi öderken bu kulüplerimiz vergi filan ödemezler. Kimse de sormaz.
Örneğin bu kulüplerimizin bilançoları batığın batığı durumunda olduğu halde kendilerine yine bir şekilde “ülkece” kredi bulunur.
Örneğin bu kulüplerimize İstanbul’un ve Türkiye’nin en değerli arazileri bir şekilde verilir, bu kulüpler milyarlık bu arazileri harcar bitirirler ama yine de on milyarlarca liralık borçları bir türlü bitmek tükenmek bilmez.
Hastane arazisine stadyum yapmaya kalkarlar, yapamazlar devlet yapar; onu da beğenmezler. Stadyum inşaatları yasalara uymaz, belediyeler görmezden gelir. SİT alanına inşaat yaparlar, hiç kimsenin ruhu duymaz vs vs.
İmtiyazlar bunlarla da sınırlı değildir.
Eğer Türkiye’de bir teknik direktör ağzıyla kuş tutsa mesela dört tane şampiyonluk alsa” eğer bu üç kulüpten birini çalıştırmamış ise” asla birinci sınıf bir teknik adam olamaz(!)
Eğer bu üç kulüp herhangi bir maçı kaybetmişse , asla rakibi kazanmamıştır; “Fenerbahçe, Galatasaray ya da Beşiktaş” kaybetmiştir.
86 milyonluk ülkede bir oyuncu olağanüstü yetenekliyse ama ve eğer bu üç kulüpten birinin formasını giymiyorsa birkaç istisna dışında Türkiye milli takımı formasını giymesi düşünülemez ve teklif dahi edilemez.
Yani kısacası Türk milli takımı için 86 milyonluk ve 81 şehirli bir ülkeden ziyade varsa yoksa” üç kulüp “vardı ve daha da acısı “ öyle olduğuna herkesin sözde itiraz etme durumuna rağmen” bu üç kulüp kamuoyunun geniş ve güçlü bir kesimine göre A milli takımdan çok ama çok daha önemliydi.
Bu kadar şımartılarak hayatın olağan akışından ve gerçeklikten koparılan bu üç kulübümüzün, yaşamın en temel olmazsa olmazı” üretim erdeminden bihaber” olmaları da kaçınılmazdı tabi.
Otuzlu kırklı yılların kayıtlarında açlık ölümlerine rastlanılan, altmışlı yetmişli yıllarda ise başka çıkar yol kalmadığından olsa gerek Almana hatta Libya’ya amele olarak gitmenin adeta kutsandığı ülkemizde bu üç kulübümüz ; iç kaynakları tamamen tüketmenin yanında yabancı yasağının kalkmasıyla tam bir ithalatçıya da dönüşü verdiler. 30-40 yıldır 100 milyonlarca dolarlık ithalat yapmalarına rağmen temsil ve başarı listesinde yazının başındaki iki istisna haricinde artı olarak hâlâ tek bir çizik bile yok.
103 yıldır bu “filtreye” maruz ve mahkum kalan milli takımın verim olarak ortaya koyduğu kuraklık ve çoraklığın “ ana sebebinin” bu filtre olduğu kanaatindeyiz.
MONTELLA SONRASI
Derken bütün hikayelerde olduğu gibi şehre bir adam gelir Adana’da çalışır. Şehir onu, o şehri sever. Sonra bütün ülkeyi sever, ülke de onu sever.
Güney İtalyalıdır.
Her yerde “bize çok benziyorsunuz” der.
Nasıl olduysa,
filtre gereği ya bürokratik torpille ya hemşeri torpiliyle ya da “bizzat filtrenin diktesi” ile seçilen milli takım teknik direktörlüğü, biraz da seçenek kısıtlılığından olsa gerek Montella’ya verildi.
Montella, ilk başlarda üç kulübün oluşturduğu filtreye karşı çok yıpratıldı.
Zorlu bir gruptan Avrupa Şampiyonası’na taşıdığı milli takımla Almanya’da adeta destanlar yazarken, “iki yıldır kendisine kulüp aranan Semih Kılıçsoy’u oynatmıyor diye” kellesi istendi.
Milli takımın genç yıldızı Arda Güler‘e haksızlık yaptığı kampanyası yapıldı.
Filtre kontenjanı yorumcularının tamamına yakını TV ekranlarında ve dijital ortamlarda sürekli aleyhine konuştular.
Zira filitre teknik direktörü çoğu işsizdi ve milli takımı bir İtalyan çalıştırıyordu.
Üstelik Torino ya da Milanolu değil Güney İtalyalıydı yani köylüydü.
Seçtiği ve seçmediği oyuncular, santraforsuz oyun tercihi yüzünden yerden yere vuruldu.
Ancak ilk günden beri işini dürüstçe ve severek yapan kendi tabiriyle artık “bizden biri” olan Montella, adeta tabuları yıktı.
Montella şimdi ABD’de Türk milli takımı ile arafta.
Ya çok başarısız olacak ve bu konuda saç şeklinden tutun da takım elbisesine kadar adamı parça pinçik etmekte pek mahir filtre güruhunun pençesine düşecek;
ya da başarılı olacak ve ve 103 yıldır süregelen kısır döngüyü yıkarak Türk millî takımı bayrağını, hem dışarda hem de “ içeride “ futbol literatüründe hak ettiği yere dikecek.
Umudumuz ve temennimiz, filtrenin oluşturduğu kulüp endüstrisinin değil,
Türkiye Milli Takımı’nın, bizim çocukların, Anadolu insanının ve güney İtalyalı Montella‘nın kazanması!
Yürekten başarılar!
