Şu “Biz” dediklerimiz
“Biz”…
Bu ülkede en çok kullanılan ama en az tarif edilen kelimelerden biri.
Her gün biri çıkıp “biz” adına konuşuyor.
Siyasetçiler, kanaat önderleri, akademisyenler, televizyon yorumcuları, sanatçılar…
“Milletimiz... Medeniyetimiz... İnsanımız... Değerlerimiz... Bekamız... ”
Fakat ortada tuhaf bir durum var:
Herkes “biz” diyor ama hiç kimse o “biz”i tanımlamıyor.
Çünkü “biz”, çoğu zaman açık sınırları olan bir topluluk değil; aidiyet bildiren ideolojik bir parola gibi kullanılıyor.
“Biz” bir cümlede bütün vatandaşları kapsıyor; sonraki cümlede yalnızca belli bir partiye oy verenleri.
Bazen bütün Müslümanlar “biz” oluyor, bazen sadece Sünniler.
Bazen “biz”, Osmanlı’nın torunları oluyor ama hepsi değil. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Araplar sessizce dışarı itiliyor.
Bu laflar birlik fikri üretmekten ziyade, kimin içeride sayılacağına karar verme rekabetinde kullanılıyor.
“Biz” zamiri masum değil.
Çünkü “biz” diyerek çizdiğimiz çizginin dışında kalanlar, “ötekiler”, hatta “düşmanlar” oluyor.
Kimlikler yalnızca aidiyetle değil; dışlama yoluyla da kuruluyor.
Bir topluluk kendisini tarif ederken aynı anda kimleri dışarıda bıraktığını da tarif ediyor.
Bu yüzden “biz” kelimesi çoğu zaman bir dayanışma ifadesi değil, sembolik bir sınır çizgisi oluyor.
Aynı şehirde yaşayan, aynı havayı soluyan, aynı otobüse binen insanları düşünün.
Kimi muhafazakâr, kimi seküler.
Kimi Türk milliyetçisi, kimi Kürt milliyetçisi.
Kimi sofu, kimi deist, kimi ateist.
Kimi Alevi, kimi Selefî.
Biz diye konuşmaya başladığımızda önce hepsinin üstüne tek bir “biz” örtüsü atıyoruz.
Sonra kendi dünya görüşümüze uymayanları sessizce o örtünün dışına itiyoruz.
İşin daha ilginç tarafı şu:
“Biz” sakızını çiğneyenlerin çoğu zaman toplum adına değil, ait oldukları ideolojik cemaat adına konuştuğu görülüyor.
Bunlar kendi mahallelerini milletle eşitliyor, dar yankı odalarını toplum zannediyor.
Bu yüzden neredeyse herkes farklı bir “biz” tanımı üretiyor.
Başkalarının hayat tarzını tehdit olarak görenler onlara karşı “biz” kalesini tahkim ediyor.
Kendileri gibi düşünmeyenleri aşağılayanlar “biz” demeye bayılıyor.
Sonra ortaya garip bir tablo çıkıyor:
Herkesin hararetle sahiplendiği aidiyetler var, ama üzerinde uzlaşılan bir “biz”’e hasretiz.
Tam bu noktada Yevgeny Zamyatin’in “Biz” romanını hatırlamak gerekiyor.
Zamyatin, modern totalitarizmi daha Stalin dönemi tam kurulmadan önce sezmişti.
Romanının adını özellikle “Biz” koymuştu.
Çünkü totaliter sistemlerin en büyük arzusu, “ben”i ortadan kaldırıp herkesi tek bir kolektif organizmanın hücresine dönüştürmektir.
Romandaki insanlar isim taşımaz; numaralar taşır.
Çünkü isim bireyselliktir.
Numara ise sistemin parçası olmak.
Zamyatin’in “biz”i dayanışmayı değil, standardizasyonu anlatır.
Aynı düşünen, aynı hisseden, aynı yaşayan insan sürüsünü…
Bugün elbette o romanın distopik evreninde yaşamıyoruz.
Ancak farklı ölçekte işleseler de her iki ‘biz’ biçimi de bireysel farklılığı baskı altına alma eğilimi taşıyor.
Biri devlet eliyle, diğeri mahalle baskısıyla bireysel itirazı, farklı düşünme ihtimalini ortadan kaldırıyor.
Karmaşık toplumsal gerçekliği anlamak yerine, kendimizi güvenli hissedeceğimiz kolektif kimliklere sığınıyoruz.
Çünkü bir “bize” ait olmak rahatlatıyor.
Düşünme yükümüzü hafifletiyor, bireysel sorumluluklarımızı azaltıyor.
Vicdanımızı susturmayı kolaylaştırıyor, ahlaki tutarsızlıklarımızı örtüyor.
“Biz” kelimesi siyasetin en güçlü silahlarından biri.
Çünkü insanları tek başlarına ikna etmek zor; aidiyet üzerinden mobilize etmek kolay.
Fakat burada tehlikeli bir eşik var:
“Biz”, farklılıkları taşıyabilecek geniş bir ortak yaşam fikrine dönüşmediğinde kabileleşme üretiyor.
Her kabile kendi “biz”ini kutsallaştırırken “ötekileri” kendisinden aşağı saymaya başlıyor.
Ve toplum, birbirine sürekli diş bileyen ve mecburen tahammül eden kamplar kümesine dönüşüyor.
Artık şu soruyu dürüstçe sormanın vaktidir: “Biz” dediğimiz zaman gerçekte kimi kastediyor, kimleri dışarıda bırakıyoruz?
Bugün bu ülkenin en büyük problemi fikir ayrılığı değil; birlikte yaşama fikrinin kendisini kaybetmeye başlamamız.
