Erivan’da dört Ermeni ile…
Kalibasi, bekarlık yemini demek.
Hıristiyanlıkta ruhban sınıfıyla ilgili en temel yasaklarından biri bu.
Ermeni Kilisesi’nde de bazı rahiplerin evli olmasına izin verilse de piskoposlar ve Katolikos makamına yükselen din adamları bekârlık yemini etmek zorunda.
Evlenmeleri veya çocuk sahibi olmaları yasak.
Ermenistan seçimleri için Hrant Dink Vakfı ile gittiğim Erivan’da dört gün boyunca tanık olduğum en heyecanlı tartışma bu kavramın etrafındaydı.
Tartışmanın tarafları Başbakan Paşinyan ve Ermeni Apostolik Kilisesi’nin başındaki II. Karekin’di.
Paşinyan, Katolikos da denen Karekin’in bekârlık yeminini (Kalibasi) bozduğunu, evlendiğini ve çocuk sahibi olduğunu iddia ediyor.
Kilisenin başında dini kuralları ihlal eden bir kişinin bulunamayacağını savunuyor.
Çok ağır bir suçlama bu.
Tabii ki herkesin bildiği bu sırrı Paşinyan’ın ifşa etmesinin sebebi Paşinyan’ın din karşıtı olması değil.
Karekin, Ermenistan’daki ana siyasi bölünmede Paşinyan’a karşı cephenin en güçlü isimlerinden biri.
Şimdi Paşinyan’a karşı muhalefetin liderlerinden olan eski cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’a da çok yakın.
Bu yüzden Paşinyan’ın 2018 Kadife Devrimi’yle tasfiye etmeye çalıştığı eski düzenin sembollerinden biri.
Ama esas mesele Paşinyan ve muhalafefeti ikiye bölen Rusya meselesi.
Karekin, Ermenistan’daki ana siyasi bölünmede Rusçu tarafta.
Karekin’in kardeşi Yezras Nersesyan Moskova merkezli Rusya Ermenileri Piskoposluğu’nun başında.
Tartışmanın bu kadar bel altına kadar inmesi bölünmenin ne kadar keskin olduğunu da gösteriyor.
Türkiye’den çok fazla anlaşılmasa da Ermenistan, en az 200 yıllık Rusya meselesinde bir kırılmanın eşiğinde duruyor.
Bugün Türkiye’den bakınca milliyetçilik ile bir dış güce yakınlık birbirine zıt gibi görünüyor.
Ama Ermeni tarihinde durum farklı.
18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı ve İran hakimiyeti altında yaşayan Ermeni elitleri, bağımsız bir Ermeni devleti kurmanın tek yolunun Rusya’nın güneye inmesi olduğuna inandılar.
Bu yüzden Ermeni milliyetçiliğinin kurucu kuşakları Rus İmparatorluğu’nu bir sömürgeci güçten çok bir kurtarıcı olarak gördü.
19. yüzyılda Rus orduları Kafkasya’yı ele geçirirken Ermeni aydınlar, din adamları ve milliyetçi örgütler Rus ilerleyişini destekledi. Rusya da bunu teşvik etti. Çünkü Osmanlı’ya karşı bölgede sadık bir Hıristiyan nüfus istiyordu.
Böylece Ermeni milliyetçiliğinin temel paradoksu ortaya çıktı:
Ermeni milliyetçiliği bağımsız bir devlet istiyordu ama bu devleti kurabilmek için Rus gücüne ihtiyaç duyuyordu.
1828’de Rusların İran’dan aldığı Erivan Hanlığı topraklarında bugünkü Ermenistan’ın çekirdeği oluştu.
1915’te Osmanlı’daki anayurtlarından tehcir edilen ve hayatta kalan çok sayıda Ermeni de Rus kontrolündeki bölgelere göç etti.
1918’de Ruslar Erzurum’u işgal ederken Ermeniler de onlarla gelip intikam saldırıları yaptılar.
1918’de kurulan ilk Ermenistan Cumhuriyeti kısa ömürlü oldu.
1920’de Sovyetleşti. Sonraki 70 yıl boyunca Ermeni kimliği Sovyet sistemi içinde korundu.
Bu da Rusya’yı Ermeni kolektif hafızasında yalnızca bir işgalci değil, aynı zamanda koruyucu bir güç haline getirdi.
Yani Ermeni milliyetçiliği ile Rusya taraftarlığı birlikte gelişti.
Erivan’da tüm bunları konuşabileceğimiz bir isimle buluştuk.
Cumhuriyet Meydanı’nın hemen kıyısındaki Lavash adlı Lübnanlı Ermenilerin işlettiği lokantada buluştuğumuz Gerard Libaridian, 1991–97 arasında Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan’ın baş danışmanlığını yapmış, Karabağ müzakerelerinde yer almış, Michigan Üniversitesi’nde Modern Ermeni Tarihi kürsüsünü yürütmüş Ermeni-Amerikalı bir tarihçi.
Türkiye’de adı en çok 1993’te Ter Petrosyan ile Türkeş arasında Paris’teki gizli barış görüşmelerindeki rolüyle biliniyor.
Sınırın açılması, sınırın her iki tarafına “Size yaşattıklarımız için üzgünüz” tabelaları konmasına kadar konuşulmuş çok erken bir Türk-Ermeni barışı girişimiydi bu.
Demirel’in başlattığı bu girişime “Türkeş’in desteği içerideki milliyetçi tepkilerin nötralize edilmesi açısından kritikti” diyor Libaridian.
Tam da şimdi Bahçeli’nin çözüm sürecine desteği gibi.
Demirel, bu barış girişimi için içerideki tüm tepkileri göze alarak açlıkla karşı karşıya kalan Ermenistan’a trenle buğday göndermişti.
Ama Ermeni tarafındaki milliyetçiler ve tabii Ermenistan’ı kaybetmek istemeyen Rusya, bu çözüme hazır değildi. Dağlık Karabağ’daki Azerilere saldırarak anlaşmayı bozmuşlardı.
Libaridian, 1915 tartışmalarında da Ermeni milliyetçileri çok kızdıran tarihçilerden biri.
Babası makineli tüfek ateşinden iki gün boyunca ceset yığını altında ölü taklidi yaparak kurtulmuş biri. Yani “soykırım” kavramıyla bir sorunu yok.
Ama Ermeni resmi tarih anlatısında Türklere ontolojik bir kötülük atfedilmesine karşı çıkıyor. “1915’te de çıkarları için bunu yapmışlardı, daha sonra da Ermenistan’la çıkarları gereği ilişkiler kurdular, bunu kabul etmeliyiz” diyor.
Bu geçmişi reddetmeyen ama aktörleri değişmez ve ontolojik olarak kötü görmeyen, gelecek inşasına imkan sağlayan bir bakış açısı.
Tam da bu noktada Libaridian, Ermenistan’ın 1918’deki kuruluşuna İttihatçıların destek verdiğini hatırlatıyor.
Bu Türkiye’de az bilinen bir bilgi.
Lokantadan Libaridian’ın yanından hızlıca ayrılıp 200 metre ilerideki Ermenistan Ulusal Müzesi’ndeki randevuma koşuyorum.
10 yıldır bütün yürüyüşlerimde bana eşlik eden eski bir dostla buluşmaya.
Türkiye’ye, Türkçe’ye, Şirince’ye katkıları yüzünden ödüllere boğulması gereken Sevan Nişanyan’ın bitmeyen sürgününün son durağı son bir yıldır Erivan.
Bir süredir Youtube yayınlarını kendini tekrar ettiği gibi yanlış bir vehme kapılarak bırakan Sevan’ın rehberliğinde Erivan’da kaybolmamam için ekstra misafirperverlik gösteren yapımcı Sezar Avedikyan ile birlikte Ermenistan Ulusal Müzesi’ni dolaşıyoruz.
Sevan, burada da resmi tarihle uğraşıyor.
Adının Farsça “Yola revan olmak”taki “Revan”dan geldiğini söylediği Erivan’ın Ermeni tarihinde Van’dan ve Muş’tan daha az önemli olmuş bir şehir olduğunu anlatıyor müzedeki Büyük Ermenistan haritası önünde.
Sonra Ermenistan resmi tarihindeki Türklere karşı kazanılmış zafer olarak anlatılan 1918 Serdarabad Savaşı ile ilgili bir tablonun önüne geliyoruz.
Ermenistan Cumhuriyeti’nin 28 Mayıs 1918’deki doğumu, Ermeni millî anlatısında Serdarabad zaferinin ürünü olarak kutlanıyor.
Oysa diplomatik kayıtlar, bu devletin kuruluşunda asıl belirleyici iradenin Batum’daki Osmanlı heyeti, yani İttihat ve Terakki rejimi olduğunu gösterir.
11 Mayıs 1918’de açılan Batum Konferansı’nda Osmanlı’yı temsil eden isimler tesadüfen seçilmemiştir.
Heyetin başında İttihatçı kadronun en üst halkasından Adliye Nazırı Halil Menteşe, yanında Kafkas Cephesi’nin komutanı Vehib Paşa vardı ve heyet İstanbul’daki Sadrazam Talat Paşa ile sürekli temas hâlinde, onun talimatları doğrultusunda çalışıyordu.
Bu talimatların özü ikiliydi: Transkafkasya Federasyonu’nun üç ulusal birime bölünmesi ve Erivan merkezli, küçük bir Ermenistan Cumhuriyeti’nin kurulması.
Bu politikanın arkasındaki hesap, Nişanyan’ın özetlediği biçimiyle, soğukkanlı bir kâr-zarar analiziydi.
1915 tehciriyle Osmanlı’nın doğu vilayetleri Ermenilerden boşaltılmıştı; ama dünya savaşı hangi tarafın galibiyetiyle biterse bitsin, barış masasında Ermenilere bir yurt gösterilmesi isteneceği aşikârdı.
İttihatçı akıl şu sonuca vardı: bu yurt Erzurum ya da Van olacağına, eski Erivan vilayeti olsun. Erivan’ın feda edilmesi, Anadolu’nun elde tutulmasının diplomatik sigortasıydı.
Üstelik kurulacak devletin küçük ve zayıf kalması da bizzat Talat’ın şartıydı; nitekim Batum’da Ermenistan’a bırakılan alan yaklaşık 11.000 kilometrekareden ibaretti ve antlaşma Ermeni ordusunu tek bir tümenle sınırlıyordu.
Planın en kritik halkası Azerbaycan’ın ikna edilmesiydi, çünkü Erivan ve çevresi Azeri nüfusun yoğun olduğu, Azeri siyasetinin de hak iddia ettiği bir bölgeydi. Nişanyan’ın tabiriyle Halil Menteşe, konferanstaki Azeri temsilciler Mehmet Emin Resulzade ile Mehmet Hasan Hacinski’nin âdeta kolunu bükerek Erivan’daki Azeri direnişinin sonlandırılmasını ve Azeri unsurların şehirden çekilmesini sağladı.
Nitekim 29 Mayıs 1918’de, bağımsızlık ilanının hemen ertesi günü, Fetali Han Hoyski’nin hükümet başkanlığını yürüttüğü Azerbaycan Millî Şurası, Erivan’ın yeni Ermenistan’a siyasi merkez olarak bırakılmasını resmen karara bağladı. Bu kararın hatırası bugün bile canlıdır: İlham Aliyev 2008’de “1918’de Erivan Ermenilere verildi” derken tam da bu Şura kararına atıf yapıyordu.
İşin çarpıcı yanı, Ermeni tarafının bu bağımsızlığı ne planlamış ne de istemiş olmasıdır.
Serdarabad Muharebesi bu tabloda gerçek ama abartılmış bir dipnottu.
Gerard Libaridian ve Sevan Nişanyan gibi eleştirel tarihçilerin “Serdarabad sayesinde devlet kuruldu” mitine itirazının özü budur: muharebe Erivan’ı kurtarmış, belki pazarlıkta Ermenilere birkaç kilometrekare kazandırmış olabilir; ama devleti kuran irade, kendi stratejik hesabıyla Erivan merkezli bir Ermenistan’a onay veren İttihat ve Terakki’ydi.
Tarihin acı ironisi şu ki, Ermenistan Cumhuriyeti’nin doğum belgesinde Talat Paşa hükûmetinin mührü vardı.
Tam da bu tarihi bilince bugün Ermenistan’ın siyasi tartışmaları, korkuları, Türkiye’nin ve Rusya’nın ifade ettiği anlam daha açık hale geliyor.
Rusya’dan bağımsızlığını kazanmak Ermenistan için varoluşsal bir kriz.
Çünkü Rusya’nın koruma kalkanı kalkınca Türkiye ve Azerbaycan arasında kalmak da var.
Gerard Libaridian, 1991’de Sovyetler Birliği dağılırken Ermenistan’da bazı milliyetçilerin
“Sovyetler dağılırsa Türkiye ve Azerbaycan karşısında yalnız kalacağız” kaygısına kapılarak bağımsızlığa karşı bile şüpheci davrandığını hatırlatıyor.
Libaridian’a göre bu bir paradoks:
“Ermeni milliyetçiliği tarih boyunca Rusya’dan kurtulmak için değil, çoğu zaman Rusya’nın yardımıyla ayakta kalmak için şekillendi”
Bu nedenle Gürcistan’daki gibi güçlü bir anti-Rus bağımsızlık hareketi Ermenistan’da hiçbir zaman ortaya çıkmadı.
Hatta 1991 sonrasında ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan Batı’ya açılmak ve Türkiye ile ilişki kurmak istediğinde bile güvenlik açısından Rusya’yla ittifakı sorgulamadı. Ermenistan’daki Rus askeri üsleri varlığını korudu.
Aslında Ermenistan’da uzun yıllar hâkim olan anlayış şuydu:
“Bağımsız olalım ama Rusya bizi korumaya devam etsin.”
Ama Karabağ Savaşı ile bu fikir büyük bir darbe yedi.
Çünkü, Paşinyan dahil tüm Ermenilerin beklediği gibi Rusya Ermenistan’ı korumadı ve yalnız bıraktı.
Ermeni milliyetçiliği ile Rusya yanlılığı arasındaki bağ zayıfladı. Rusya, Ermenistan’daki popülaritesini kaybetti.
İşte Paşinyan’ın cüreti ve popülaritesi de buradan geliyor.
Paşinyan, Rusya’nın koruyuculuğunun bir illüzyon olduğunu savunuyor. Ermenistan’ı Batı ile yakınlaştırıyor.
Paşinyan, Batı’ya kaydıkça Rusya kızıp, Stalin’in favori içeceği kayısılı konyağa, çileğe, çiçeğe ambargo koyup Ermenileri daha da kızdırıyor.
Rusya yanlısı Ermeni milliyetçiliği bu yüzden Karabağ’ın kaybına rağmen Paşinyan’ın Türkiye, Azerbaycan ve Batı’ya açılımlarına karşı ikna edici değiller.
Libaridian, Paşinyan’ın Batı ile Rusya arasında daha iyi bir denge kurmasını savunuyor.
Ona göre Paşinyan’ın en büyük avantajı, formatlı olmaması. “Taşradan geliyor, dış politikadan çok Ermenistan’ın iç meselelerini dert ediyor ve o yüzden pragmatik olabiliyor” diyor.
Halbuki Erivan’da yaşayan eğitimli, politik ve özellikle genç Ermeniler Karabağ’ın kaybı yüzünden Paşinyan’a kızgın ve her zamankinden daha milliyetçi.
Ama Libaridian’a göre Paşinyan da milliyetçi. Ama bu yeni bir bağımsızlıkçılık. Ve bunu sürdürmenin tek yolu da Rusya ya da Batı’ya sırtını dayamadan komşularıyla iyi ilişkiler kurmaktan geçiyor.
Burada kritik rol Türkiye’ye düşüyor.
Avrupa’yla yakınlaşma bir denge kurmak için kritik ama eğer Ermenistan yakın zamana kadar bütün güvenliğini emanet ettiği, Genelkurmay Başkanı’ndan dini liderine kadar herkesi bağlamış Rusya’ya mesafe alacaksa, Karabağ Savaşı’nda kendisini yalnız bırakmış Rusya ile daha eşit bir ilişki kuracaksa Türkiye’nin Ermenistan’a güven vermesi gerekiyor.
Türkiye ittikçe, Paşinyan’ın eli zayıflıyor ve Ermenistan’ın tek çaresi ya Rusya’ya dönmek ya da Gürcistan ve Ukrayna gibi anti-Rusçu bir Avrupa cephe devleti haline gelmek olacak.
Ermeniler ikisini de istemiyor.
Türkiye ile Ermenistan’ın artık normalleşmesi için sessizce ama kritik bir arabuluculuk rolü üstlenen başka bir isimle buluşuyoruz:
Garo Paylan ile.
Ermeni milliyetçisi bir kadınının, sokakta Türkçe konuştuğu için taciz ederek çektiği video ile konuşuldu Garo.
Halbuki, onunla Erivan sokaklarında yarım saat yürüyünce nasıl pop star muamelesi gördüğünü şaşkınlıkla izledim.
Türkiye’de Meclis’e girip, kürsüden milletvekillerini “Parev” (Merhaba) diye selamlamış, “soykırım” demiş, uzun boylu yakışıklı bir siyasetçi olarak Ermenistan’da kahraman muamelesi görüyor.
Ama 2023’de dokunulmazlığı kalktığından beri ABD’de yaşıyor. Çünkü, Türkiye’de katılmadığı HDP parti meclisi toplantısındaki Kobani çağrısı yüzünden binlerce yılla yargılanıyor.
Fakat her şerde bir hayır vardır diye anlatıyor. Onun 2023 sonrası Washington’da olması, Türkiye ve Ermenistan ilişkileri için büyük bir şansa dönüşmüş.
Yazdığı bir makaleden sonra kendisine ulaşan Trump yönetimiyle ilişkilerin normalleşmesi için çalışıyor. Türkiye’deki ve Erivan’daki muhataplarıyla görüşüyor.
Ama Türkçe konuştuğu için Erivan’da Ermeni milliyetçilerinin tahammül edemediği Garo, Türkiye’ye gelemiyor.
Paşinyan’la yakın arkadaş. Türkiye’nin Paşinyan’ın elini güçlendirmesi gerektiğini söylüyor. Önümüzdeki NATO zirvesi Aliyev ve Paşinyan’ın anlaşması ve sınırların açılması için iyi bir fırsat ona göre.
Peki Türkiye, 100 yıl sonra gelen bu tarihi fırsatı değerlendirecek mi?
Erivan, vizesiz Avrupai görünümlü, seküler şehirlere gitmek uğruna Belgrad’ı, Tokyo’yu tüketen Türk orta sınıfı için yakınlardaki ucuz ve tanıdık yeni bir durak olabilecek mi?
1993’te Türkeş’in, 2026’da MHP’li Kars Belediye Başkanı’nın gösterdiği açılımı Türkiye gösterebilecek ve sınırlar açılacak mı?
İttihatçıların bile 1918’de yaptığını Türkiye’nin 2026’da yapması bu kadar zor olmasa gerek.
