Eğer çözüm süreci olmasaydı...
DEM Parti milletvekili ve İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan, İmralı Heyeti üyesi, Öcalan’ın avukatlarından Faik Özgür Erol ve İmralı Cezaevi’nde 10 yıl 4 ay Öcalan’la kalan ve 2025 temmuz ayında 31 yıl hapisten sonra tahliye olan Veysi Aktaş, İstanbul Taksim’deki Taksim Hill Otel’de bir grup gazeteciyle buluştu.
Buluşmada ben de vardım.
Bu otelin salonlarına son 20 yılda defalarca geldim.
Çoğu da bir şekilde barış ve Kürt meselesi ile ilgili toplantılardı.
Genelde otelin zemin katındaki havasız salonlarda Türkiye’nin bilinen bütün entelektüelleri, gazetecileri, sol ve demokrat siyasetçilerinin, aktivistlerinin hepsiyle en az bir kez karşılaşmışımdır.
O toplantıların hepsi iyiniyetlerle ve heyecanla başlar ama finalde o salon ve salondakiler genelde konuşulanların ve yapılması gerekenlerin ağırlığı altında kalırdı.
Taksim’deki bir otelin salonundan Ankara’daki siyasetçilere, askerlere, Washington’daki, Tel Aviv’deki zorbalara ya da inanmış bir örgüte sesini ulaştırmak ve sözünü geçirmek mümkün olmazdı.
Ama bu kez Taksim Hill Otel’in terasındaki bir salondayız. Boğaz görünüyor, yüzler gülüyor ve olmakta olan bir şey üzerine konuşuyoruz.
Fakat bu kadar iyi habere kimse alışık değil. O yüzden serap gibi görünüyor olmalı, inanmayan çok. Daha kötüsü yıllarda hep istenen bir şey olurken, bu otelin salonlarının yıllarca müdavimi de olmuş insanların bundan pek de memnun olmaması. İmralı Heyeti üyesi avukat Faik Özgür Erol, bu hayalkırıklığı ifade etti:
“Şundan hepimiz mustaribiz ve yıllar sonra bunu konuşacağız. Ben dünyanın herhangi bir yerinde bu kadr ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını son erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm. Bu da bence gurur duyacağımız bir tablo değil” Bu sözlerine sosyal medya iki gündür bu sürece entelektüellerin destek vermemesinin ve güvenmemesinin ne kadar haklı ve meşru olduğunu söyleyen cevaplar geliyor.
Herhalde bu cevaplar hayal kırıklığını büyütmüştür. Çünkü bu bir destek talebi de değil, bir durum tespiti.
100 bini aşkın ölümden ve yarım asırdan sonra bizzat kendi isteğiyle bir örgüt silah bırakırken ve devlet hiçbir zaman yapamadığı kadar buna imkan sağlayan bir esneklik gösterip kapıları açarken yüz ekşitmek, tuhaf bahaneler bulmak, şüphe bildirmek, iki tarafın birbirine güvenini bozacak pozisyonlar takınmak devlet ve örgütün anlaşması üzerine kurulu bir sürece etki etmez ama bunu yapanlar hakkında bir fikir verir. Üstelik bu anlaşma ve çözüm sadece geçmiş defterleri kapatan değil, geleceği de kurtaran bir çözüm.
Çünkü bu çözüm bölgemizin alt üst olduğu bir anda Suriye’de, Gazze’de, İran’da savaşlar sürerken, İsrail bir gangster devlet olarak bölgede racon keserken yapılıyor. Toplantıda meselenin bu dış boyutu üzerine İmralı’da Öcalan’la 10 yıl kalmış ve sürecin başlamasından bir yıl sonra tahliye edilmiş Veysi Aktaş konuştu.
1995’den beri hapiste olan Aktaş, Yalçın Küçük’ün ve Öcalan’ın iyi bir okuru olduğunu belli eden bir birinci İsrail Türkiye’ydi tespitiyle başladı.
O kısmını hızlı geçebiliriz.
Ama ondan sonra söyledikleri bir tarihin alternatif bir yorumu değil, bizzat yaşadığımız gerçeklerdi. “Bugün İsrail’in varlığını sürdürebilmesi için Orta Doğu’da bir Kürdistan’a ihtiyaç var ve ikinci bir İsrail’e ihtiyacı var. PKK bunu kabul etmedi. Öcalan bunu reddetti
Yani milliyetçi bir ulus devlete ihtiyacı var. Bu kabul edilmiyor. Bunu anlamak lazım.
Milliyetçiliğin her türüne karşı çıkıyor. Bu sürecin gelişmesinin bir nedeni de buydu işte.”
Bu sözler tabii en fazla Kürt milliyetçilerini kızdırdı. Kürdistan’dan ikinci İsrail diye bahsetmek uzun yıllar ulusalcıların bir ezberiydi. Bu kısmı insanları kızdırmış olabilir.
Ama açık ki PKK ve Öcalan, alt üst olan bölgede İsrail’in tekliflerine karşı Türkiye’yle birlikte hareket etmeyi tercih etti.
Eğer çözüm süreci diye bir şey olmasaydı bu tercih mümkün olmazdı. Suriye’de SDG, Şam’da iktidara gelen Şara’ya karşı İsrail’in destek taleplerine karşı koyamaz, Türkiye ile SDG ve İsrail karşı karşıya gelir. Sonunda bu Türkiye’nin içinde yeni 6-8 Ekim ortamları yaratır. Ve nihayetinde hem Kürtlerin hem de Türklerşn kaybettiği, çok fazla insanın öldüğü çatışmalar yaşanırdı.
Tabii ki İsrail’in gücü bir kürdistan kurdurmaya yetmezdi ama yıllarca süren bir husumet ve çatışma ortaya çıkardı.
Ama Öcalan Çözüm Süreci nedeniyle örgütünü bu teklife hayır dedirtti, Halep’teki sınırılı çatışmalarla bir sulh bulundu.
Yine artık biliyoruz ki İsrail’in iran’da rejim değişikliği planının en önemli ayağı Kürtleri silahlandırıp, bir ayaklanma çıkarmaktı.
Ama PJAK bu teklifi reddetti. Sadece PJAK değil, Barzani ve Talabani’ye yakın sişahlı Kürt gruplar da bu teklife yanaşmadılar. Ve plan çöktü.
Peki bu nasıl oldu?
Eğer çözüm süreci olmasaydı, Türkiye’nin Kürtlerle, PJAK’la konuşma imkanı olur muydu? Öcalan, Türkiye ile birlikte hareket etmeyi tercih etmeseydi, İsrail’in planları uygulansaydı şu anda İran’da bir Kürt ve Fars savaşının maliyetinin herkese ne kadar olacağını düşünebiliyor musunuz?
Milliyetçiler maceracı olur. Kürt milliyetçileri de öyle. Onlar Öcalan’ın İsrail’in Kürdistan teklifine karşı çıkmasını bir fırsatın tepilmesi ve ihanet olarak görüyorlar. Bu teklifin Kürtlere ve bütün bölgeye maliyetini düşünmeden. Ve 8 milyonluk, New York’ta bilşe itibarı kalmamış bir İsrail’in peşinden giderek 100 yıl etkisi sürecek bir düşmanlığın zeminini yaratmanın risklerini hesaplamadan.
İşte Öcalan buna hatır diyerek hem Kürtler hem de Türkler için en rasyonel tercihi yaptı. Bu da süreç sayesinde oldu.
