Yası tutulamayan ağır keder

Bu köşe yazıma kendimde siyasi analiz yapacak kudreti bulamayan bir ruh haliyle başlıyorum. Memleketin her gün yeniden üretilen o gürültülü gündemi karşısında soğukkanlı tespitler dizmek, soğuk istatistiklerin yahut gündelik siyasi jargonun önünü arkasını yazmak bu sefer içimden gelmiyor.

Zaten kriz artık sandık hesaplarına, siyasi stratejilere ya da manşetlere sığmayacak kadar genleşmiş durumda. Asıl trajik yıkım, o yüksek sesli nutukların ve ekran parıltılarının kapsama alanı dışında, sıradan insanın kendi içine çekildiği o sessiz, kuytu köşelerde yaşanıyor. Bir analizci soğukluğuyla teşhis koymak yerine, ortak hafızamızda tortulaşan ve her sabah göğsümüzün ortasına oturan o felç edici kederin izini sürme muradım var.

Sabahın ilk ışığıyla birlikte ekranlardan sızan soğuk aydınlığa uyanıyor, gece yarısı yine aynı ağır yükle günü bitiriyoruz. Göğsümüzün ortasında yeri tarif edilemeyen ama varlığı bir an olsun eksilmeyen katı bir sızı var. Bu sızı tek bir kişinin derdi olmaktan çıktı da memleketin tamamına yayılmış genel bir fetret hali oldu. Peki, ne oldu da bu toprakların insanı kendi ocağında bir yabancıya dönüştü? Hangi eşikten geçerken bu duruma geldik de içimizdeki o kadim huzuru kaybettik?

Biz bu topraklarda ilk kez fırtınaya tutulmuyoruz, ilk kez darlık da çekmiyoruz. Tanzimat’ın çalkantılarından Mütareke günlerinin o ağır, muğber atmosferine kadar bu toplum, varlığını ve haysiyetini koruma gayretinden hiç vazgeçmedi. Yakup Kadri’lerin, Halide Edip’lerin, Kemal Tahir’lerin satırlarında akis bulan o büyük toplumsal sarsıntılarda dahi, çekilen eziyetin bir manası ve ahlaki bir zemini vardı. İnsanlar neyin bedelini ödediklerini, ne uğruna darlık çektiklerini biliyordu. O ortak çile, toplumsal dokuyu bir arada tutan en güçlü harçtı. Bugün ise uzun yıllar boyunca biriken yorgunluğun ortasında, adalet duygumuzu ve bir arada yaşama irademizi örseleyen çok daha çetin bir anlam krizinin içindeyiz.

Şimdi bizi en çok yoran hal ardında hiçbir anlam barındırmayan, köksüz ve yönsüz bir belirsizliğin ortasında savruluyor oluşumuz. Yarını görememek, basılan toprağın tutmayacağını hissetmek, önümüzdeki döneme dair tek bir güvenli adım atamamak ruhumuzu içten içe tüketiyor.

İnsan dediğin, hayatı üzerinde belli bir kontrol duygusu arar, yürüdüğü yolun menzile varacağını bilmek ister. Önümüz sürekli sinek ilacı arabası dolaşmış sokaklar gibi sisli olduğunda, yaşamak gayret olmaktan çıkarak yorucu bir eziyete dönüşüyor. İşte bu eziyet bizi umutsuz yapan…

Bu puslu havada aramızdaki o kadim emniyet ağı da koptu. Aynı sokakta yürüdüğümüz insanla aramızdaki kendiliğinden gelişen güven zedelendi. Herkes kendi dar kabuğuna çekildikçe kalabalıklar içinde büyük bir yalnızlık doğdu. Daha da acısı hak ve emeğin birbirini tamamladığına dair inancımız da büyük yara aldı. Sessizce, edebiyle işini yapmanın, alın terini mukaddes bilmenin hürmet görmediği, maden işçilerinin, gazilerin açlık grevine girdiği bu iklimde ruhumuz kararıyor artık.

Biz ki adaleti toprağın ve göğün direği sayan o duyuşun mirasçısı olmuşuz. Oysa bugün gözünü yükseğe dikenlerin, sırtını muktedire yaslayıp gürültü çıkaranların, o güçle diğerini korkutanların kayırıldığı o meşum gölgenin altında eziliyoruz. Liyakat ve çaba saf dışı kaldıkça biat etmenin marifet, güce yanaşmanın sığınak sayıldığı o nefessiz oda insanı kendi alnının terinden utandırır hale geldi.

Muktedirin gölgesini her kıymetin üstünde tutan bu hoyrat nizam, cemiyetin içten içe nefes alan o en duyarlı damarlarını kurutuyor, haysiyetiyle yaşamaya çalışanların göğsüne ağır bir taş gibi, mıh gibi oturuyor. İnsanın emeğine ve helaline duyduğu hürmet zedelenip kolay para kazanmanın yolları muteber hale geldiğinde işte asıl çürüme orada başlıyor. Çünkü o andan sonra kaybedilen yalnızca hakkaniyet hissi olmuyor, insanın kendi emeğine duyduğu itimat da kan kaybediyor.

Tüm bu olana bitene mateme vakit bulamayışımız da cabası. Bir felaketin, haksızlığın ya da acının gölgesi daha üzerimizden kalkmadan diğeri gelip üzerimize çökmüş. Yası tutulamayan, hesabı sorulamayan, zihinde ve kalpte yeri doğrultulamayan her dert içimizde birikip tortulaşmış. İyileşmeye fırsat bulamayan her yara gibi, bu birikmiş sızılar da kabuk bağlamamış da içten içe kanamaya, canımızı yakmaya devam etmiş. Halimiz tamamen bu.

Yine de tarih bize hiçbir kışın bâki kalmadığını, hiçbir fetretin ebediyen sürmediğini hatırlatır. Ne zaman yolun sonuna geldiğimizi düşünsek hafızamızın en derin katmanlarındaki o kadim damara tutunarak kendimizi yeniden üretmeyi biliriz. Bu yüzden metnin sonuna yaklaşırken, içimde sessizce duran o ihtiyatlı umut kırıntısını korumakta ısrarcıyım.

Asıl olana rücu etmek, gündelik karşılaşmalarımızda yitirdiğimiz o kendiliğinden emniyet duygusunu yeniden kurmaktır. Gücün gölgesine sığınmayı bir beceri sayan pragmatizmi reddedip adaleti, liyakati ve hakiki emeği bir mihenk taşı kılmaktır. İnsanı insana emanet bilen o inceliği hatırlamaktır.

Göğsümüzde düğümlenen bu ağır acı bir teslimiyet yahut ontolojik bir tükeniş olamaz. Aksine, toplumsal vicdanın henüz nasır tutmadığını ve insani duyarlılığımızın bütünüyle felç olmadığını ispatlıyor. Hâlâ canımız yanabiliyor, bu gidişata içerleyebiliyorsak henüz yenilmiş sayılmayız. Sızı, direncin işaretidir. Devam…

YORUMLAR (3)
3 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.