Seni sevmeyen ölsün
Alin Ozinian, Sevan Nişanyan’ı VIA TV’de İran’ı konuşmak üzere konuk etti. Programda İran’ın konuşulacağını duyan birçok sosyal medya kullanıcısı menfi tepki vermiş. Bu tuhaf İran düşmanlığına dikkat çeken Ozinian, Nişanyan’a, “İran’da da böyle bir Türkiye düşmanlığı görüyor musun?” diye sordu. Cevap ilginçti:
Zannetmiyorum... Ama Türkiye’de sosyal medya kullanıcıları arasında sadece bir İran düşmanlığı, bir İran nefreti yok. Her şeye... güneşin altındaki her şeye yönelik bir nefret var. Her türlüsüne... Kürt nefreti var. Batı nefreti var. Okumuş adam nefreti var. Müslüman nefreti var. Antimüslüman nefreti var. Kemalci nefreti var...
Sosyal medya elbette Türkiye’nin tamamını temsil etmiyor ama yazılıp çizilenler gerçekten kin ve nefret dolu.
İnsanlar, kendi çizgilerinden azıcık uzak duran herkese ateş püskürüyorlar, hakaretler, tehditler yağdırıyorlar.
“Farklı olana tahammülsüzlük” ile “güçlü olana teslimiyet” çoğu zaman aynı zihinsel düzlemde buluşuyor: “Ötekinin” varlığını tehdit olarak görenler, bu tehdidi ortadan kaldıracak güçlü bir otoriteye yaslanmaya ihtiyaç duyuyorlar.
Seksenli yıllarda “seni sevmeyen ölsün” diye arabesk bir şarkı meşhur olmuştu.
Bu sözüm ona aşk şarkısının sözleri şöyleydi:
Saçlarını dağıtırsın
Rüzgarlara bırakırsın
Sen sevmeye yakışırsın
Seni sevmeyen ölsün
Her şey yalan gerçek sensin
Gelirse dert senden gelsin
Bence aşkın kendisisin
Seni sevmeyen ölsün
Şarkıyı söyleyenler muhtemelen kendilerine hiç sormadılar: Birisini sevmeyen neden ölsün? Benim sevdiğimi sevmek neden herkes için bir mecburiyet olsun?
Bu şarkının darbeci Kenan Evren’in mitinglerinde bir tezahürata dönüştüğünü hatırlıyorum!
Onun döneminde cezaevlerinde sistematik işkencelerle çok sayıda insan öldürülmüş, gençler idam edilmişti.
Güce tapan kalabalıklar buna rağmen meydanlarda ona, “seni sevmeyen ölsün” diye tezahürat yaptılar.
Bu sevgi falan değildi.
Mesele yalnızca liderin kendisine duyulan hayranlık ya da sadakat de değildi.
Farklı düşünenlerin de bu sadakate boyun eğmesini isteyen bir zihniyetin ifadesiydi.
Bahse konu şarkının çıkmasının üzerinden kırk sene geçmiş ama görünen o ki şarkıdaki problemli zihniyet hiç değişmemiş.
Kendisinden hesap sorulamayan, yanılmaz kabul edilen bir lidere ya da devlete kutsallık atfetmeye hazır kitleler var.
Bu gücün zulümlerini, haksızlıklarını, zorbalıklarını alkışlamaktan rahatsız olmuyorlar.
“Seni sevmeyen ölsün” diyerek, farklı düşünene hayat hakkı tanımayan ve bu yolda şiddeti normalleştiren bir zihniyetin kapısını aralıyorlar.
Kullandıkları nefret dili, birlikte yaşama iradesini, özgürlükleri ve temel hakları aşındırıyor.
Peki, bu tahammülsüzlüğü ve güçlü olana duyulan teslimiyet arzusunu besleyen ne?
Bir yanda, devlet ve toplum karşısında bireyin özerkliğini koruyacak kurumların eksikliği, diğer yanda yoksulluğun ürettiği güvencesizlik.
Güvencesizlik, insanları güç odaklarına bağımlı hale getiriyor.
Bağımlılık, özgür ve kendi ayakları üzerinde duran bireyler yerine, sürekli kendisini koruyacak bir hâmi arayan insanlar yaratıyor.
Örgütsüz birey, devlet karşısında yalnız, işveren karşısında güçsüz, hukuksuzluk karşısında korumasız.
Karnının doyacağından, yarın işsiz kalmayacağından ya da hukuksuzluk karşısında korunacağından emin olmayan insan için özgürlük, çoğu zaman soyut bir vaat.
Erich Fromm’un “Özgürlükten Kaçış” kitabında anlattığı gibi, özgürlüğün getirdiği belirsizlik ve sorumluluk karşısında güvenlik, insanlara daha cazip gelebiliyor.
Bir de tabii o güce yaslanarak çıkar sağlama arayışı var.
Toplumsal dayanışmanın zayıfladığı, hukukun da kendilerini korumadığı bir yerde insanlar, özgür yurttaşlar olarak değil, güçlü bir baba figürünün korumasına sığınan çocuklar gibi yaşamaya başlıyor.
Birlikte yaşamak için, aynı lideri, aynı ideolojiyi, aynı milleti, aynı dini ya da aynı hayat tarzını sevmek zorunda değiliz.
Birbirimizi sevmek zorunda bile değiliz.
Ama bizden farklı düşünenlerin de bizimle aynı haklara sahip olduğunu kabul etmek zorundayız.
Medeni bir toplumun asgari şartı, birbirimizin farklı olma ve özgürce yaşama hakkını tanımaktır.
