Hristiyan demokrasisi sona mı eriyor?

Almanya’da yakın zamanda yapılan eyalet seçimleri, aşırı sağın iki eyalette birinci sırada yer alması ve bunlardan birinde iktidara gelme ihtimalinin bulunması nedeniyle dönüm noktası olarak nitelendirildi. Ancak geleceğin tarihçileri, büyük ölçüde gözden kaçan başka bir sonuca odaklanabilir. Almanya’nın Hristiyan Demokrat Birliği (CDU), İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemden bu yana ilk kez yüzde 5’lik seçim barajını aşamadı. Üstelik bu yıkıcı sonuç, eski Şansölye Angela Merkel’in yaklaşık yedi yıl boyunca CDU’nun eyalet teşkilatına başkanlık yaptığı, büyük ölçüde kırsal bir eyalet olan Mecklenburg-Vorpommern’de ortaya çıktı.

CDU, Batı Avrupa’daki diğer merkez sağ partilerin son yıllarda yaşadığı kapsamlı çöküşten kaçınabilir mi? Tarih bu soruya bazı ipuçları sunuyor. Hristiyan demokrasisi, 19. yüzyıl Avrupa’sında, Katolikleri aşırı müdahaleci olduğu düşünülen laik devletlerden korumayı amaçlayan bir hareket olarak ortaya çıktı. Kapitalizmin yol açtığı sorunları kabul ederken sınıf çatışmasını reddeden Papa XIII. Leo’nun Katolik sosyal doktrininden esinlenen bu hareketle bağlantılı partiler, Sanayi Devrimi’nin neden olduğu eşitsizlik ve yoksullaşmayı gidermeye yönelik reformcu yaklaşımlarıyla öne çıktı.

Ancak ilk Hristiyan demokratlar, bazı sosyalist çağdaşlarının aksine, sınıf çatışmasını çözüm olarak görmüyordu. Bunun yerine, toplumdaki farklı kesimlerin çıkarlarını gözeterek emek ile sermaye arasında uyumlu bir denge kurulabileceğine inanıyorlardı. 1945 sonrasında Batı Avrupa’da ortaya çıkan Hristiyan demokrat partiler, hem komünizme şiddetle karşı çıkıyor hem de büyük ölçüde refah devletlerinin kurulmasını destekliyordu. Almanya, İtalya ve Fransa’da toplumsal uyum anlayışları çoğu zaman geleneksel aile kavramı etrafında şekilleniyordu.

Üstelik faşistlerle açık ittifakları nedeniyle itibarını kaybeden geleneksel sağın aksine, Hristiyan demokratlar milliyetçiliğe derin bir kuşkuyla yaklaşıyordu. 19. yüzyılın sonlarında birleşen Alman ve İtalyan ulus devletlerinin, Vatikan’a öncelikli bağlılık duydukları varsayımıyla Katolik vatandaşları yeterince vatansever olmamakla suçlayıp hedef aldıklarını çok iyi hatırlıyorlardı. Savaş sonrası dönemin önde gelen Hristiyan demokratlarından Batı Almanya Şansölyesi Konrad Adenauer ile İtalya Başbakanı Alcide de Gasperi’nin Avrupa bütünleşmesinin başlıca mimarları olması tesadüf değildi. İki lider, bugün de Avrupalıların siyasi yaşamının temelini oluşturan yapının ilk taşlarını döşedi.

İtalyan Hristiyan Demokrat Partisi, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından fiilen ortadan kayboldu. Komünizm karşıtlığının siyasi gerekçesini yitirmesiyle birlikte parti, yolsuzluk skandallarının da etkisiyle ayakta kalamadı. Buna karşılık, savaş sonrası dönemin üçte ikisinde Almanya’yı yöneten Alman Hristiyan demokratlar varlıklarını korudu. İngiltere’deki Muhafazakâr Parti gibi CDU da güvenilir ve işini bilen, ancak heyecan ya da vizyon vaat etmeyen bir siyasi seçenek olarak görüldü. CDU liderliğindeki hükümetler, siyasi fikirler konusunda esnek davranmayı benimsedi ve zamanla partinin dinle özdeşleşen kimliğini de geri plana itti.

Bu nedenle laikleşme, partinin seçim desteğini mutlaka zayıflatmadı. Ekonomik kaynaklar bol olduğu sürece toplumdaki farklı çıkarlar arasında arabuluculuk yapma stratejisi başarılı oldu. Protestan olan Angela Merkel, Katolik sosyal doktrininin son büyük uygulayıcısıydı. Toplumun bütün kesimlerini gözeterek muhalefetin önünü kesmesiyle tanınıyordu. Merkel’in 16 yıllık iktidarı boyunca Almanya’nın ucuz Rus enerjisine ve Çin’in geniş ihracat pazarlarına dayanması da bu yaklaşımın uygulanmasını kolaylaştırdı.

CDU’nun bugün yaşadığı kriz sıklıkla Şansölye Friedrich Merz’e bağlanıyor. Merz’in siyasi programı ve açıkçası kişiliği de oldukça sevilmiyor. Ancak partinin sorunlarının önemli bir bölümü yapısal nitelik taşıyor. Hristiyan demokrasisinin yıllardır işe yarayan siyasi yöntemi, toplumun açıkça tanımlanmış çıkarlara sahip gruplara kolayca ayrıştırılamadığı koşullarda daha az etkili oluyor. Hem daha bireyci hem de paradoksal biçimde daha kutuplaşmış bir siyasi kültürde, farklı kesimler arasında arabuluculuk yaparak toplumsal uyum sağlamak oldukça güç.

Dahası, Hristiyan demokratlar artık özellikle ekonomi yönetimi konusunda yetkinliğin doğal temsilcisi olarak görülmüyor. COVID-19 krizinin kötü yönetilmesiyle ilişkilendirilen isimlerin birçoğunun Hristiyan demokrat olması da partinin imajını zedeledi. Parti 2025 federal seçimlerini kazanmış olsa da kamuoyu yoklamaları, uzun vadede güven kaybının sürdüğüne işaret ediyor.

Bu sorunlar nedeniyle bazı Hristiyan demokratlar, aşırı sağın kültür savaşı stratejilerini taklit etmeye yöneliyor. Sözde “toplumsal cinsiyet ideolojisi” ve diğer “woke aşırılıkları” hakkındaki söylemleri benimsemenin, partinin muhafazakâr ve dinî kimliğini güçlendireceğini düşünüyorlar. Ancak bu yaklaşımda, aşırı sağın toplumsal ayrılıkları derinleştirmeye ve azınlıklara karşı nefreti körüklemeye dayanan siyasi modelinin, geleneksel Hristiyan demokrasisinin toplumsal uyum arayışıyla temelden çeliştiğini unutuyorlar.

Papa XIV. Leo’nun yapay zekâ konulu genelgesine verilen olumlu tepki, dinî inancı olmayan vatandaşların bile insanların istikrar ve saygınlık ihtiyacını vurgulayan, eski tarz hümanist bir mesajda kendilerine hitap eden bir şeyler bulduğunu gösteriyor. Hristiyan demokratlar, papanın yaklaşımından çıkaracakları dersler olduğunu görebilir. Hristiyanlığı yalnızca ulusal aidiyetin bir unsuru olarak gündeme getiren siyasi aktörleri taklit etmek ise çıkmaz bir yol. Bazı çevrelerin “Hristiyanizm” olarak adlandırdığı bu yaklaşım, dinin evrensel değerlerini ulusal kimliğe indirgemekten ibaret.

Daha da önemlisi, eski Batı Almanya’nın bir çocuğu olan Merz, Adenauer’in vizyonunun hâlâ derinden hissedildiği bu siyasi mirasa sahip çıkarak partisinin Avrupa yanlısı kimliğini yeniden öne çıkarabilir. Avrupa, ABD, Rusya ve Çin’in baskısı altındayken Merz, günlük iç siyasi çekişmelerden, özellikle ekonomi politikası ve göç tartışmalarından uzaklaşmalı. Bu konularda aşırı sağı hiçbir zaman memnun edemeyecek. Bunun yerine, hâlâ dış politikada kullanabileceği bir siyasi ağırlığı bulunabilecek Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve diğer Avrupalı liderlerle birlikte hareket ederek 21. yüzyıl için güvenli bir kıta inşa etmeyi hedeflemeli.

Jan-Werner Mueller, Princeton Üniversitesi’nde Siyaset Profesörüdür.

©Project Syndicate

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.