Coğrafyasından kopan edebiyat

Alaattin Karaca

Osmanlı, İslâm medeniyeti dairesinden uzaklaşınca, ardı ardına gelen savaşların da neticesiyle o medeniyetin coğrafyasından da koptu… Fizikî kopuş, edebiyata da yansıdı. Divan şiirinin coğrafyasını, İslâm âlemi ve kadim şehirler oluştururken, Tanzimat’tan sonra bu coğrafyanın yerini Paris ve Londra gibi Avrupa şehirleri aldı. Hoca Tahsin Efendi’nin şu beytine kapılmıştık çünkü:

“Paris’e git ey efendi akl u
fikrin var ise

Âleme gelmiş sayılmaz
gitmeyenler Paris’e”

Ve gittik… Sonra misak-ı millî sınırlarına hapsolduk ve edebiyatımız da ‘Anadolu’da sıkışıp kaldı. Üstelik edebiyatımızın Anadolu’yu konu edinmesi, bir halka yönelme hareketi olarak itibar da gördü. Bu elbette iyi, ama sadece Anadolu’ya kapanmak ve medeniyet coğrafyamıza sırtımızı dönmek, herhâlde alkışlanacak bir durum olmasa gerek!.. Hasılı, siyasi/sosyal şartlar ve tercihler, bizi hem fiziken hem de edebiyat olarak Anadolu’ya hapsetti ve medeniyet coğrafyamızdan kopardı. Ama biz istesek de istemesek de hem fiziken, hem de kültürel olarak İslâm coğrafyasından kopamayız. Çünkü bu coğrafyada ortak bir medeniyetimiz, bir tarihimiz, hikâyemiz, anılarımız, evlerimiz, dostlarımız var! Aslında kimse yaşadığı medeniyet coğrafyasından kopamaz. Ait olduğu medeniyeti bırakıp başka medeniyetlere, başka coğrafyalara ‘kendi’ olarak dahil olamaz veya eninde sonunda öz coğrafyasına döner. Kavafis de “Kent” şiirinde öyle diyor:

“Yeni bir ülke bulamazsın

başka bir deniz bulamazsın,

Bu şehir arkandan gelecektir.”

Ve devam ediyor: “Dönüp dolaşıp, bu şehre geleceksin sonunda”… Sezai Karakoç da bir şiirinde; “Yeniden doğuş diriliş sûru çalınca /Benim geri döneceğim şehir Şam’dır” diyor ya! Coğrafya bir kaderdir! Öyleyse, edebiyatımızın da dönüp dolaşıp geleceği coğrafya burası; eve döneceğiz!..

***

Uzağa gitmeye hacet yok, Tanpınar dahi bu coğrafyadan kopamamıştır; anılarında, romanlarında, hikâyelerinde, 1914-16 yılları arasında yaşadığı Musul ve Kerkük’ün izleri vardır. Kavafis’in dediği gibi, bir zamanlar yaşadığımız bu şehirler, bu medeniyet coğrafyası, Tanpınar’ın peşini de bırakmamış, Kerkük’te oturdukları evler, yıllar sonra gelmiş, hikâyelerine, romanlarına bağdaş kuruvermiştir! Meselâ Korya civarında oturdukları ilk evi -ki bu Halide Nusret Zorlutuna’nın babası Avnullah Kazımî Bey’in de oturduğu evdir- Korya’yı sulayan dereleri, selâmlık bahçesindeki büyük karadut ağacını, büyükannesini, evi dolduran Yunus ilahilerini ve çeşitli simaları uzun uzun anlatmıştır (bkz. “Kerkük Hatıraları”). Sonra uşakları Seyyit Abdullah’ı! Bir gözü kör, seyrek, kirli, kırçıl, dağınık sakallı, kat kat yağlı elbiseler giyen, türlü tılsımları, muskaları, üç karısı, sekiz on çocuğu olan, Kerküklü bu garip adam da, dönüp dolaşmış, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne Seyit Lûtfullah adıyla dahil oluvermiştir. Tıpkı bu ev gibi Kerkük’teki ikinci ev de farkında olmadan, havuzu ve nar ağacıyla yazarın çoğu hikâyesine girer. Nitekim “Evin Sahibi” hikâyesine konu olan ev de burasıdır.

***

Evler kurmuşsanız bir coğrafyaya ve Kur’an okunmuş, ilahiler söylenmişse o evlerde, ezanlar işitilmişse, yani meselâ; üç yaşınızda Halep’te paşa torunluğu etmişseniz Nazım gibi, artık o coğrafyadan kopamazsınız. Çünkü hikâyenize dahil olmuştur. Ve hikâyeniz olan bir coğrafyadan edebiyatınız da kopamaz. İşte Tanpınar, işte Kerkük… Oysa ben, Âşık Garip gibi Halep’te Arslan Dede’nin kahvesine varıp “Cuş eyledi deli gönül /Sana geldim Halep şehri” deyü edebiyatımızda Halep’i anlatacaktım. Demek ki, bu coğrafyada her yerde bir hikâyemiz var.

İnanıyorum, edebiyatımız bir gün, asıl evine, öz coğrafyasına dönecektir!..

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.