'Bütün bal arıda kaldı'

Beşir Ayvazoğlu

Zaman zaman dilime bir mısra yahut beyit takılır, kendi kendime tekrarlar dururum. Bazan günlerce sürer bu. Dört beş gündür Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Yeter ki gün eksilmesin penceremden” mısraıyla geziyorum. Önceki gün odamda pencerenin önündeki koltuğa gömülüp sokağı seyrederek ne yazacağımı düşünürken bu mısra dudaklarımda yeniden belirdi. Tek başına okunduğunda yaşama sevincini ifade ediyor gibi görünse de, aslında kısa bir ölüm şiirinin son mısraı...

Ölümü bir fikr-i sabit haline getiren ve kırk altı yaşında, hem de üç yıla yakın bir süre meflûç bir hâlde yattıktan sonra Viyana’daki bir hastahanede hayata veda eden bu has şairin ölüm tarihini hatırlayamayınca internete girip Wikipedia’ya baktım: 13 Ekim 1956... “Aaa,” dedim kendi kendime, “geçen ayın 12’si meğerse Cahit Sıtkı’nın ölümünün tam 60. yılıymış. Kimse hatırlamadı zavallıyı! İdeolojik bir duruşu olsaydı, kavga şiirleri yazsaydı, yani siperlerimizi onun şiirleriyle de tahkim ediyor olsaydık, mutlaka hatırlardık!”

***

Aslında Cahit Sıtkı’nın ideolojisi yok değildi, fakat bunu şiirlerine pek yansıtmamıştır. Sadece “Bir Şey” şiirinde “en yavuz evlâdı bu memleketin” dediği Nâzım ağabeyinin hapislerde çürütülmesine üzüldüğünü söylediği için Peyami Safa’nın öfkesini üzerine çekmişti.

İşin tuhafı, Cahit Sıtkı’yı keşfeden ve 1932 yılı sonlarında Cumhuriyet gazetesinde birbiri ardınca üç yazıyla onu edebî kamuoyuna takdim eden Peyami Safa idi. Nurullah Ataç’ın “Sizin şiire istidadınız yok, bu sevdadan vazgeçiniz!” diyerek geri çevirdiği şiir dosyasında, Peyami Safa, güçlü bir şairin doğmakta olduğunu fark etmişti.

Cahit Sıtkı Tarancı, kardeşi Nihâl Erkmenoğlu ile.

Peyami Safa, genel bir değerlendirme niteliği taşıyan “Bugünkü Türk Şiiri” başlıklı ilk yazısında, en yeni Türk şiirinin bile gerçek şiir âlemine açılan kapının çok uzağında durduğunu, ancak mevcut şartların yepyeni bir Türk felsefe kafasının ve kendi geçmişinden de, Avrupa’dan da medet ummayan yeni ve büyük bir şiirin doğması için son derece müsait olduğunu iddia ediyordu. Bu yazının son cümleleri dikkat çekicidir:

“Bize bu yolda bir şiirin ümidini veren ve kendisinde bir deha tomurcuğu sezdiğimiz genç ve yeni bir imzadan gelecek makalemde bahsedeceğim. Kendisinde henüz bu yeni şiir müdrikesinin tam bir teşekkülü yoktur; fakat en büyük ümitlerin bile hızını kesmeyecek kadar kuvvetli vaitleri vardır. Cep defterinize kaydetmeniz için bu ismi şimdiden söyleyebilirim: Cahit Sıtkı.”

***

Peyami Safa, bu yazısında, Türk şiirinde gerçek bir devrim yaptığına inanan yakın arkadaşı Nâzım Hikmet’in adını zikretmediği gibi şiir anlayışını da üzeri kapalı olarak eleştirmiş, aralarındaki -zamanla büyük kavgaya dönüşen- soğukluk muhtemelen bu yazıdan sonra başlamıştı.

O tarihte yirmi iki yaşında bir Mülkiye öğrencisi olan Cahit Sıtkı’ya şöhretin kapılarını aralayan Peyami Safa, onun ilk şiirlerinin Semih Lütfi Kitabevi tarafından kitap olarak yayımlanmasını da sağladı. Cahit Sıtkı, Ömrümde Sükût (1933) ismini verdiği bu kitabını Peyami Safa’ya ithaf ettiği gibi, Peyami Safa Hayatı ve Eserleri (1940) biyografik bir eser de yazmıştır.

***

Bu sıcak dostluk, 1940’larda yavaş yavaş soğumaya başlayacaktır. 1944 sonlarında Ankara’ya, giden ve Anadolu Ajansı’nda mütercim olarak çalışmaya başlayan Cahit Sıtkı, burada yepyeni bir çevre edinerek Peyami Safa ile yollarını ayırır. CHP’nin açtığı şiir yarışmasında kendisine birincilik ve büyük bir şöhret kazandıran “Otuz Beş Yaş” şiirindeki “Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir” mısraında bu kopuşa ima vardır.

Peyami Safa, on beş yıl süren bir dostluğa son vererek yeni edindiği sol çevrede bohem hayatına dalan ve zayıf bünyesini hızla çürüten Cahit Sıtkı’nın bu durumuna çok üzülmüştür. Yukarıda sözünü ettiğim şiiri okuduktan sonra eski dostunu defterden büsbütün silecek, onun genç yaşta ölümü vesilesiyle yazdığı ve hatıralarını anlattığı yazılarında da öfkesini şu cümlelerle teskin edecektir:

“Cahit Sıtkı mahdut bir lise kültürü içinde kalmış, Galatasaray’dan çıktıktan sonra da Fransızca birkaç edebî kitaptan başka bir şey okumamış, Marksist telkinlerden kurtulacak kadar esaslı bilgilerden mahrum, pasif mizaçlı bir şairdi. Eğer mahud şiiri, onun gibi toy anlayış sahiplerine mahsus romantik bir feveran ânının mahsulü değilse, vücudundan senelerce evvel idrakinin ölmüş olmasına iki kat acırım.”

***

Cahit Sıtkı, hiç şüphesiz yaratılıştan şairdi, fakat ilk şiirlerinde Peyami Safa’nın ipuçlarını gördüğü büyük şiire ulaşamadı. Çok güzel bir şiir olan “Sanatkârın Ölümü”nü ben her zaman acı bir itiraf olarak okumuşumdur:

Gitti gelmez bahar yeli;
Şarkılar yarıda kaldı.
Bütün bahçeler kilitli;
Anahtar Tanrı’da kaldı.

Geldi çattı en son ölmek.
Ne bir yemiş, ne bir çiçek;
Yanıyor güneşte petek;
Bütün bal arıda kaldı.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.