Körleşme

Beşir Ayvazoğlu

Hayır, Elias Canetti’nin kütüphanesine kapanıp kimseyle iletişim kurmayan Sinoloji uzmanı Prof. Kien’in dış dünyaya karşı nasıl körleştiğini anlattığı o müthiş romanından, Körleşme’den bahsedecek değilim. İnsanın gerçeklerden kopup körleşmesine yol açan başka problemler de var. Mesela aşırı sevgi ve hayranlık yahut aşırı öfke ve nefret...

Aşırı sevgi, eskilerin tabiriyle fart-ı muhabbet, münferit olarak yaşandığı ve karşılık bulduğu takdirde edebiyata ve efsanelere konu olan büyük aşklar doğabilir; ama mesela Hitler gibi bir lidere kütlevi bir hayranlık ve tapınma histerisine dönüşürse, insanlık için felaket olur. Bunun tersi de doğrudur. Beğenmediğiniz bir lidere veya düşünce adamına sizden farklı düşündüğü için eleştirici bir tavırla muhalefet etmek yerine nefret kusarak yaptığı iyi şeyleri bile yok sayıyorsanız, bu da bir körleşme, hatta bir çeşit esarettir.

Şu gerçeği unutmamak gerekir: Çok sevdiklerimizin hatalarını görmez veya görmezden gelir, nefret ettiklerimizde ise hatadan, kusurdan başka bir şey görmeyiz. Nefret, insanı bazan “Düşmanımın düşmanı dostumdur” dedirterek ihanete bile sürükleyebilir. Uzak ve yakın tarihimizde böyle ihanetler çoktur.

***

Yakın tarihimizle ilgilenenlerin çok iyi bildikleri bir örnek: İngiltere’nin sömürge siyaseti hakkında hiçbir fikre sahip olmayan Jön Türkler, 19. yüzyılın sonlarında, Güney Afrika’da bağımsızlık savaşı veren Boerlere karşı İngilizlerin galibiyetini temenni ettiklerini bildiren bir belge hazırlayıp imzalamış, İngiltere sefiri Sir Nicholas O’Connor’a takdim etmişlerdi. Niyetleri, bu yolla Sultan II. Abdülhamid’in İngiltere’ye karşı yürüttüğü “hasmâne” politikayı aslında halkın ve aydınların benimsemediğini isbat etmekti.

Mehmed Rauf, hatıralarında bu teşebbüsün arka planını bütün açıklığıyla anlatıyor. Ona anlatan da olayın baş aktörlerinden Tevfik Fikret’tir.

Hikâye şöyle: Arnavut İsmail Kemal Bey, bir gün İngiliz sefiriyle konuşurken söz dönüp dolaşıp Türklerin Meşrutiyet idaresine lâyık bir millet olup olmadığına gelir. İsmail Kemal Bey bu hususta bin dereden su getirirse de “Türkler daldıkları bu uyku içinde Meşrutiyet’i ne yapacaklar?” diyen elçiyi ikna etmekte zorlanır ve gerekirse canlarını seve seve verecek Meşrutiyet taraftarları bulunduğu, ancak bu hususta İngiltere gibi “terakki ve temeddün taraftarı” bir devletin kendilerine yardım etmesi gerektiği yolunda heyecanlı bir nutuk söyler.

Elçinin verdiği karşılık düşündürücüdür: “İngiltere bu vazifeyi belki kabul eder, fakat önce Türklerin kendisine bu liyakati ispat etmeleri lâzımdır.”

Yakın tarihimiz, biraz da Batı’ya liyakatimizi ispat etme tarihi değil mi?

***

Sir Nicholas O’Connor’ın sözündeki aşağılamayı ya anlamayan yahut anlayıp da sineye çeken İsmail Kemal Bey, münevver Türk gençlerinin liyakatlerini ispat için bir heyet kurarak Transval savaşında kendilerine galibiyet temennilerini bildirebileceklerini söyler. O’Connor da bu cesareti gösterecek Türk gençlerini büyük bir memnuniyetle kabul edeceğine dair söz verir. Bunun üzerine İsmail Kemal Bey, başta Tevfik Fikret olmak üzere birçok Servetifünuncuyla temasa geçer.

Müsveddesini İsmail Safa’nın hazırladığı metin, Hüseyin Siret tarafından temize çekilmiş ve aralarında eskilerden Sami Paşazâde Sezâî ile Tevfik Fikret, Mehmed Rauf gibi meşhur Servetifünuncuların da bulunduğu çok sayıda aydın tarafından imzalanmıştır. 20 Kasım 1899 günü, Hüseyin Siret, İsmail Safa, Ubeydullah, Zehavizâde Cemil Sıdkı, Abdülhamid Zehravî ve gençlerden sekiz on kişi toplanarak İngiliz Sefareti’ne gider, İngiltere’nin galibiyetinin temenni edildiği metni O’Connor’a takdim eder, hatta gerekirse Güney Afrika’ya gidip İngiltere saflarında savaşabileceklerini söylerler.

Tuhaf olan, bu grupta fikrin asıl sahibinin, yani İsmail Kemal Bey’in bulunmamasıdır.

***

Sultan II. Abdülhamid’in İngiltere’ye hiç güvenmemesini İngiliz taraftarı olmak için yeterli gören ve padişaha duydukları düşmanlık yüzünden İngilizlerin dümen suyuna giren Jön Türkler, İngiltere’yi dünyanın en medeni ülkesi, İngiliz yönetimini de en insanî yönetim zannediyorlardı. Bu körlük, akıl almaz aptallıklar yapmalarına sebep olmuştu. Mesela bir grup Jön Türk, İkinci Meşrutiyet’in ilânından hemen sonra İstanbul’a dönen daha sonraki İngiliz elçisi Malet’i Sirkeci İstasyonu’nda coşkun bir tezahüratla karşıladılar, hatta arabasını, atları çözüp kendileri çektiler.

Daha şaşırtıcı bir misal mi istiyorsunuz? Askerî Tıbbiyeli bazı öğrenciler de, bir ayaklanma sırasında, ne kadar hürriyetçi olduklarını göstermek için okullarına İngiliz bayrağı çekmeye kal kışmışlardı.

Büyük bir hükümdar olduğu şüphesiz olan Sultan Abdülhamid’in hatadan münezzeh olduğunu zannetmek, her kararında ve uygulamasında hikmet ve keramet vehmetmek de bir çeşit körleşmedir.

***

Son zamanlarda da bu anlattıklarıma benzer tuhaflıklar yaşıyoruz. Sür’atle akl-ı selime avdetten başka çaremiz yok. Aşırı sevginin veya nefretin körleştirdiği insanlara değil, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilenlere ihtiyacımız var.

ÖZÜR

Perşembe günkü yazımın son cümlesindeki “Malazgirt Zaferi’nin 900. yıldönümünde…” ibaresinin doğrusu şöyledir: “Malazgirt Zaferi’nin 950. yıldönümünde…” Düzeltir, özür dilerim.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.