Osmanlı niye deri ithal ediyordu ki?

Hakan Erdem

Osmanlı’da sanayi var mıydı?” sorusu düz bir sorudur, değer yargılarıyla yüklenmiş değildir. Soranın gerçekten de bu hususu merak ettiğini düşünürüm. Benim bu soruya cevabım olumludur. İşi tarihî gerçekleri araştırmak ve geçmişi mümkün olduğunca anlamak olan bir tarihçi olarak, mevcut veriler ışığında olumsuz bir cevap vermem de esasen mümkün değildir. Hem, “Osmanlı’da sanayi yoktu” deyip hem de Osmanlı’da sanayi tarihinden, sanayileşme serencamından bahsedemezsiniz ki! Belki bazıları konuya tam da böyle yaklaşılmasının daha yerinde olacağı görüşündedir ama tarihî gerçeklikler bize başka bir şeyler söylüyor. Hiç sanayi tesisleri açısından bakmayalım, Osmanlı’da bir sanayi yok idiyse Osmanlı işçi sınıfını, emek örgütlerini, grevleri nereye koyacağız? Mesela, Kadir Yıldırım’ın Osmanlı’da İşçiler (1870-1922) araştırmasından da görülebileceği üzere son zamanlarda bu konudaki çalışmalarda belli bir canlanma var. Ayrıca, atlamayalım, çalışma hayatının diğer ucundaki meslek örgütleri olan sanayi odaları da Osmanlı döneminden kaldı…

Konuyu tartışmanın güçlüklerini biliyorum. Pek çok zihinde Osmanlı ve sanayi kelimeleri yan yana gelemiyor. Cumhuriyet’in diğer pek çok alanda olduğu gibi sanayide de her şeyi sıfırdan yaptığı algısı çok yaygın. Osmanlı’yı da bırakalım, bugünkü Türkiye’nin sanayileşmiş bir ülke olmadığına, hatta tarıma dayalı bir sanayisinin dahi bulunmadığına inananlar bile var. Dolayısıyla, pek çok kişi, yukarıdaki soruyu, “Osmanlı’da sanayi mi vardı?” şeklinde okumayı tercih edebiliyor. Bu ise düz ve değer yargılarından arınmış bir okuma değil. Hiç değilse bir habersizlik ve şaşkınlık belirtiyor. Türkçenin imkânları çok, inanmadığınızı daha da vurgulamak isterseniz “Osmanlı’da sanayi mi varmış?” dersiniz, dudak büker geçersiniz. Peki ya gerçekten Sanayi Devrimi’nin Osmanlı’ya yansımalarını, Osmanlı ülkesinde ilk buharlı makinelerin kullanılmaya başlamasını, hangi dallarda, nasıl bir sanayileşme olduğunu merak ediyorsanız?

Osmanlı’da sanayileşmeden söz etmek elbette ki Osmanlı İmparatorluğu’nun bir sanayi ülkesi olduğunu söylemek anlamına gelmiyor. Peki, Osmanlının neden sanayileşmesini tamamlayamadığını araştırmak için olsun, Osmanlı sanayiinin durumuna bakmak gerekmez mi? “Başarının” tarihi var da “başarısızlığın” yok mu? Başarısıyla- başarısızlığıyla, yönetim ve iş gücü sorunlarıyla, sermaye eksikliğiyle, tesisleri ve ürünleriyle veya prototipini yapıp seri üretime başlayamadığı tasarımlarıyla, Osmanlı’nın sanayileşme tarihi kendi içinde araştırılmayı hak eden bir konu değil midir? Tartışmayı anında, “Ne üretiliyordu ki?”, “Dışarıya hangi sanayi ürünleri ihraç ediliyordu ki?”, “Osmanlı, Sanayi Devrimi’ni kaçırmıştır, zaten bu yüzden çöktü” zeminlerine çekmek de tabii ki mümkündür. Peki, böylesi bir mühimsememe veya küçümseme Osmanlı sanayi tarihini araştırmayı kolaylaştırır mı, zorlaştırır mı? Dahası, bir sorgulama, Osmanlı’nın, hiç değilse teknolojik yenilikler açısından Sanayi Devrimi’ni kaçırmadığını, o devrim henüz olmakta iken cansız enerji kaynağı olarak buhar gücünü kullandığını ve hatta buhar kazanları yaptığını bize söylerse o zaman Osmanlı’nın çöküşü üzerine olan tezlerimizi gözden geçirmemiz gerekmeyecek mi?

Geçen yazımda, Osmanlı’da herhangi bir sanayi ve sanayileşme olamayacağı hususunda günümüz Türkiye’sinde ki inançtan söz etmiş, bunda Cumhuriyet eğitiminin rolünü vurgulamış ama erken Cumhuriyet döneminin propagandasının bile aşılması gibi bir olgunun söz konusu olduğundan bahsetmiştim. Bunda herhâlde Cumhuriyet’in başlarındaki sloganların, tavşanın suyunun suyu kabilinden yeni nesillere aktarılmasının ve bu konuda bir öğrenilmiş bellek oluşturulmasının payı büyüktür. Ama biliyor musunuz, erken Cumhuriyet, Osmanlı sanayii konusunda bu denli inkârcı değildi. Doğrudur, imparatorluk dönemiyle belli bir siyasî ve ideolojik zıtlık içerisinde, sanayileşmenin asıl Cumhuriyet tarafından başarıldığı fikri işlenir, hatta günlük gazetelerde “İmparatorluk Devrinde Sanayileşme Komedisi” türü yazılar görülürdü ama “Osmanlı’dan hiçbir sanayi tesisi kalmadı” diyen pek olmazdı çünkü o tesisler hâlâ faaliyet hâlindeydi. Cumhuriyet yılları ilerledikçe bu noktada da istisnalar görmek mümkündür ama en azından bu hafifseme, yok sayma işi daha usturuplu yapılmak durumundaydı.

Birkaç örnek görmekte yarar var. Maarif Vekâletinin, okullar için yazdırdığı 1931 tarihli Tarih IV kitabının işi bu sanayi hususunda pek de kolay değildi. Bir taraftan, Türk Tarih Tezi ile uyumlu bir şekilde “Beşeriyette sanayi hayatının kapısını ilk” açanların Türkler olduğunu, “madencilik, dokumacılık, dericilik başta olmak üzere olmak üzere birçok sanayi şubelerinde Türklerin ne kadar ileri gitmiş” olduklarını söylüyor, diğer taraftan da bu sanayiden Cumhuriyet’e pek bir şey kalmamış olduğu fikrini işliyordu. Bu noktada iki not düşeyim. Bir, bu insanlığın “sanayi” ile ilk tanışması, tarihten önceki kadim zamanlarda, Orta Asya’da oluyor. İki, metin, burada “sanayi” derken tabii ki cansız enerji kaynaklarının kullanıldığı modern sanayiyi kastetmiyor. Kitaba göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda dahi 19. Yüzyıl başına gelinceye kadar memleketin her türlü ihtiyacına yetecek derecede olan millî sanayi, “buharın makineye tatbiki ile başlayan ve müthiş bir süratle ilerleyen yeni sanayi” tarafından ezilmiş, eriyip gitmişti. Osmanlı, “Avrupa sanayii için kapısı ardına kadar açık rakipsiz bir satış yeri, ancak ham mal veren iptidaî bir memleket” hâline gelmişti.

Kitabın, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sanayi bağlamında ne kaldığı yolundaki ifadelerini de görelim:

“Osmanlı İmparatorluğu öldüğü zaman yeni Türkiye Devleti hudutları içinde daha ziyade tamirhane mahiyetinde birkaç askerî imalâthane ile, Hereke, Feshane gibi resmî mensucat fabrikaları haricinde millî sanayi müesseseleri yok denecek kadar az ve mevcut olanların çoğu da pek iptidaî bir halde bulunuyordu.” (italik vurgular orijinalinde)

Tarih IV’ün bu anlatımında, tabii ki madencilik, dokumacılık gibi faaliyetlerin ilk kez Türkler tarafından bulunduğu yolundaki tezden başka fazla itiraz edilecek bir nokta görülmeyebilir. Fakat “tamirhane” nitelemesi de bir yana, resmî fabrikalar neden hariç tutulmuştu ki? Bahusus, aynı kitapta “Milli sanayi ve işçiyi himaye” hususunda da “devletçilik” ilkesine dayanılacağı söylenmişken! Osmanlı’nın “resmî” fabrikaları da o dönemin devletçiliğinin tezahürleri değil miydi? Aslında, kitap, bu ifadeleriyle, 1923’te ve hatta kendisinin yayımlanma tarihi olan 1931’de bile en önemli sanayi kuruluşlarının hemen hepsinin Osmanlı devletinden miras kaldığını söylüyordu. Öte yandan, II. Mahmud’un son yıllarında ve Tanzimat döneminin başlarında Osmanlı’da ciddî bir sanayileşme hamlesi yapıldığından, çeşitli fabrikalar hatta sanayi kompleksleri kurulduğundan ve daha önemlisi buralardaki çevirici gücün buhar olduğundan hiç söz etmiyordu.

Aynı şekilde, C.H.F’nın Cumhuriyet’in 10. yılı münasebetiyle yayımladığı “TC. 1923-1933” rehber kitabında da “sanayi işleri” adında ilginç bir bölüm vardır. Bölüm, “Cümhuriyet Hükûmeti işe başlarken sanayiimizi yok denecek kadar geri bulmuştu” şeklindeki kesin ifadelerle başlıyor. Sonrasında Osmanlı devrinde hammadde verilip “pek fazla paralar” karşılığında mamul madde ithal edildiği anlatılıyor ve “Memleketimizde san’at [sanayi] faaliyetinin inkişafı Cümhuriyet tarihinden sonra başlar” deniyor. Daha sonra ise “devlete ait san’at müesseselerini ıslâh ve genişletmek” ve ihtiyaca göre yenilerini kurmak ve onlara kredi sağlamak amacıyla 1924’te [1925] Sanayi ve Maadin Bankası’nın kurulduğu bilgisi geliyor. Bankanın uhdesindeki sanayi kuruluşları içinse doğrudan bir alıntı yapalım:

“Bankanın idare etmekte olduğu Hereke, Bakırköy, Feshane Mensucat Fabrikalarının, Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasının her yerde görülen imalâtı ve yine bu bankanın kurduğu Uşak Şeker Fabrikası ile, Tosya ve Maraş Çeltik fabrikalarının bu çeşit ithalât üzerindeki tesirleri; yapılan çalışma ve gayreti, temin edilen faydaları açık olarak göstermektedir.”

Burada sayılan ilk dört fabrikanın Osmanlı’dan devralınan sanayi kuruluşları arasında olduğunu söylememe ne kadar gerek var bilmiyorum. Metin de bir ihtimal, dönemin insanlarının bu konuda bilgisi olduğu varsayımıyla bunların ne zaman kurulduklarını veya ne tür sanayi kuruluşları olduklarını söylemiyor. Zaten kullanılan dil hâlâ oldukça dikkatlidir, mesela, Türkiye’de sanayi faaliyetlerinin Cumhuriyetle birlikte başladığını söylemiyor, sadece gelişmelerinin Cumhuriyet tarihinden sonra başladığını vurguluyor.

Evet, bu rehber kitap da benzerleri gibi esasında bir propaganda metni, hemen her bölümde çerçeve içine alınmış slogan cümleleri var. Mesela, bu sanayi kısmında “Millî iktısadı Cümhuriyet doğurdu” ve “Önce buğdayı bile dışarıdan alırdık. Şimdi, ipekliyi bile memlekette yapıyoruz” sloganları kullanılmış. Sevgili hocamız Zafer Toprak, Osmanlı dönemindeki millî iktisat politikalarını araştırmak için yıllarını harcadı ve 1840’lardan başlayarak ipek dokuma sanayiinin buharla tanıştığına dair kayıtlar bulunuyor ama nihayetinde bunlar da slogandır deyip geçelim.

Yalnız, bu rehberde bir hoşluk var ki üzerinde biraz oyalanmadan edemeyeceğim. Kitap, 10 yıl içinde sanayide nereden nereye gelindiğini vurguluyor. Ayrı başlıklar altında, pamuklu, yünlü ve ipekli dokumalar, şeker, kösele ve deri, un, çimento, sabun, kereste sanayileri ele alınıyor, toplu bir bölümde ise zeytinyağı, trikotaj, çikolata, madenî eşya sanayii ve matbaacılıktan bahsediliyor. İlginç bir şekilde askerî sanayiden hiç bahis yok. Buradaki genel ilkenin, ithal ikameciliği ve himayecilik olduğunu, hammaddenin ülke içinden tedarik olunmasının bir hedef olduğunu da belirtelim. Rehber, kösele ve deri sanayii konusunda kamuya iyi haberler veriyor, üretimin artmasına rağmen dışarıdan yapılan ithalatın azaldığını söylüyor. 1923’te 1.851.000 kilo kösele ithal edilirken 1932’de ithalat sıfıra inmiş, imalat ise 1.974.000 kilo iken 4.105.000 kiloya çıkmış. Kundura yüz derileri ithalatı da 519.000 kilodan 55.000 kiloya düşmüş, üretim ise 75.000 kilodan 389.000 kiloya çıkmış.

Ayrıntısına girmeyeyim, 1923’te yarım milyon ton kundura yüz derisi ithalatına rağmen üretim neden 75.000 kilo olmuş bilmiyorum ama bu anlatımda ilginç bir husus yok mu? O da ayakkabı sanayiinin çalışabilmek için hammaddeyi yurtdışından ithal etmesi değil mi? Osmanlı’nın yurtdışına hammadde verip mamul eşya almasının istisnaları olduğu anlaşılıyor. Nitekim merhum Gündüz Ökçün’ün sadeleştirerek ve biraz da kısaltarak yayımladığı 1913 ile 1915 yıllarına ait Sanayi İstatistiki kitabına baktığımızda da aynı durumu, hatta fazlasını görüyoruz.

İstatistiki hazırlayan sanayi müfettişleri Monsieur Durrant ile Fuad Bey, Osmanlı ülkesinde dericilik sanayiinin içinde bulunduğu kötü durumdan acı acı şikâyet ediyor ve tabaklanmış deri üretiminin ihtiyacı karşılayamadığını ve ithalatın sürekli olarak arttığını söylüyorlar. Bu durumun başlıca iki nedeni varmış. Birincisi, debbağlar yeni teknoloji kullanmıyormuş. İkincisi ise, ilginç, Osmanlı ülkesinde kösele yapımı için kullanılan ağır sığır derilerinin “mefkudiyeti” yani yokluğuymuş. Yerli sığır derileri kuru olarak 10-12 kilogram gelirken Romanya, Güney Amerika ve Hindistan’dan ithal edilen deriler 20-25 kilograma çıkıyormuş. Yazarlar, bu hafif derilerden yapılan köselenin, ağır derilerden yapılanlarla aynı kalitede olamayacağını belirtiyor. Dahası, o tarihe kadar, ülkeye ithal edilen ham deriden de işlenmiş deriden de aynı gümrük alındığı için debbağlar yabancı rekabetine karşı zor durumda kalıyormuş. Artık ham deriden daha düşük gümrük alınacağı için bu önlemin işe yarayacağı ve dericilik sanayiinin gelişeceği umuluyormuş. Güzel de Osmanlı sanayiinin bir girdisi olmasaydı neden deri ithal edilecekti ki? Üstelik yazarlar ham deriden alınacak gümrüğün düşürülmesiyle, debbağların da işleyecek uygun hammadde bulacaklarını müjdeliyor. Demek ki himayecilik her koşulda işe yaramıyormuş ve sadece Osmanlı kundura sanayiinin değil dericilerinin de ithal hammaddeye ihtiyacı varmış. Tabii Cumhuriyet’te kösele ithalinin sıfırlanmasıyla yerli derilerden yapılan köselenin kalitesinde bir düşme oldu mu, o da başka mesele.

Satır arasında, erken Cumhuriyet dönemi söylemlerinde yılların akışıyla bir değişiklik olduğuna ve Osmanlı sanayiinin iyice yok sayıldığına değindim. Sayın Murat Turan’ın “Tek Parti Döneminin İktidar Literatüründe Osmanlı Mirası” adlı makalesinde dikkatimi çeken iki örneği aktararak bitireyim. Cumhuriyetin 15’inci Yılında Diyarbakır adlı yayından: “Cumhuriyetten evvel memlekette hiçbir sınai müessesesi yok bulunurken Cumhuriyet memleketin iktisadîyatına hadim bir çok fabrikalar tesis ettirerek ihtiyacı karşılamıştır…”. Bu da yine bir C.H.P yayını olan “25. Yıl” kitapçığından: “Cumhuriyetten evvel memlekette bir millî sanayi, bir millî ticaret, bir millî ulaştırma yoktu. Yurdun en hayatî iş sahaları Türk olmıyanların elinde idi...” İkisi farklı tabii ki ama her iki damar da bugünün Türkiye’si için tanıdık. Başka bir deyişle, daha pek çok konuda olduğu gibi Osmanlı sanayii konusunda da bir zamanlar girişilen tarihsizleştirme çabalarının sonuçlarıyla yaşıyoruz hâlâ. Bu arada, Osmanlı’da sanayi ve sanayileşmeyi tartışmanın güçlüğünü konuşurken konuyu çalışmanın muazzam güçlüklerine bir türlü gelemedik.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (54)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.