Kutsiyet silahını kaybeden kilise

Mikdat Karaalioğlu

Katolik Kilisesi kadın papazlara izin vermemesi, doğum kontrolünde toplumsal pratiklerin uzağında yaklaşım sergilemesi, papazların evlenememesi gibi birçok teolojik sorunla baş etmeye çalışıyor. Ancak baş etmek zorunda kaldığı en büyük sorun kurbanlarının sayısı sadece Almanya’da on binleri bulan cinsel tacizler. Alman Katolik Kilisesi seküler kamuoyunda onlarca yıldır bu tacizlerle anılıyor. Protestanlarda da durum çok farklı değil. Kiliseler hem üye kaybediyor hem de toplumsal ağırlığını.

Katolik Kilisesi’nin her yıl Berlin’de verdiği geleneksel davete bu yıl başbakan Olaf Scholz katılmadı. Her yıl başbakanların ve bakanların bazen cumhurbaşkanının da katıldığı davette bu yıl hükümetten hiç kimse yoktu. Hükümetin bu davetten uzak kalmasının sebebi ise Katolik kilisesinin cinsel tacizleler konusunda yeterli duyarlılığı göstermemesi. Zaten iyice hayatın dışına itilmiş olan Katoliklik, skandallarla birlikte artık bir nefret objesi olarak görülüyor. Ne Katolik kilisesi, ne de Protestan kilisesi ülke gündemini meşgul eden önemli konularda ikna edici ya da yol gösterici tavır sergileyebilmekten çok uzakta.

Kilisenin yüzyıllardır sekülerleşen bir toplumda sahip olduğunu iddia ettiği kutsiyetle saygınlık sağlaması artık mümkün değil. Folklorik ve kültürel olarak mevcut olan inanç kırıntıları da skandalların gölgesinde yok olup gidiyor. Hem kendi iç sorunları ve açmazları hem de seküler kamuoyunun kiliselere karşı sergilediği eleştirel tutum (Bizim din tartışmalarındaki standartlarımıza kıyasla buna sert ve düşmanca tutum demek daha doğru olur) kiliseleri nerdeyse hareket edemez hale soktu.

****

Kiliseler kamuoyunda cennet-cehennem, günah-sevap gibi teolojik argümanları yani “kutsiyet silahını“ kullanamıyor. Çünkü yüzyıllar içinde oluşan entelektüel kültür ve seküler kamuoyu bu türden değerleri, ölçülemez oldukları için ikna edici bulmuyor. Kilisenin temel argümanı tanrı düşüncesinin insanların varoluşsal sorunlarına karşı bir güven hissi verebileceği kanaati ile sınırlı. Yani hayatın birçok alanına nüfuz eden bir teoloji söz konusu değil. Kilisenin de zaten böyle bir iddiası yok.

Avrupa’da kilise ve toplum bu yazının sınırlarını aşan geniş bir müktesebat. Biz her ne kadar kiliselerin toplumda artık bir etkinliği kalmadığı gerçeğini biraz da memnuniyetle dile getirsek te benzeri bir seküler meydan okumayla karşı karşıya kaldığımız gerçeğini kendimize itiraf etmekten imtina ediyoruz. Elbette farklı kültürel, siyasal ve tarihi arka plana sahip toplumları birebir kendimizle kıyaslayamayız ama benzeri tecrübeleri bizim de er ya da geç yapmak zorunda kalacağımız aşikar.

Bunun en bariz ve ilginç örneği Almanya’daki İslam tartışmalarında kendini gösteriyor. Almanların özelde İslam’a genelde dine karşı sergiledikleri eleştirel tutumu sıkça yabancı düşmanlığı ile karıştırıyoruz. Bunda Alman toplumunun kiliselerle yaptığı tecrübelerden bihaber olmamızın rolü büyük. Tabi Alman tarafındaki popülistlerin de sağlıklı bir tartışmayı imkansız hale getiren siyasi hesaplarını göz ardı edemeyiz. Ancak her halükarda Almanya’daki Müslümanların önünde seküler meydan okumayla hesaplaşmak gibi önemli bir görev var.

***

Avrupa’da dinin yaşadığı tecrübeleri farklı kültür, farklı toplum formülüyle geçiştirmek pek sağlıklı bir çözüm değil. Tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de artan yaşam kalitesi, kentlileşme ve hızlı bireyselleşmenin sosyal ve dini sonuçları olacak. Sekülerleşmeyi dini içtihatların muadili bir hüküm gibi algılamak yerine, tarihin tabii seyri içinde insanlığın kaçınılmaz olarak vardığı aşama şeklinde görmek sağlıklı bir başlangıç olabilir.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (23)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.