Diyonizyak şair

Osman Çakmakçı

90’lı yılların önde gelen etkili şairlerinden Levent Yılmaz uzun bir süre uzak kaldığı (ya da yayımlamadığı) şiire Bu Çağ dergisinde son dosyası ‘Aydos’tan yayımladığı şiirlerle sert ve etkili bir dönüş yaptı. Yılmaz daha çok gençken, sadece 18 yaşındayken 1987’de Ankara’da kurduğu Gece yayınlarında yayımladığı kitaplarla dikkatleri hemen üstüne çekmişti. (Lautreamont’u hemen hatırlıyorum. Bu lanetli şairden yayımladığı bu kitapla haberdar olmuştum.) Bu bakımdan şiirimizin dâhi çocuklarından biri sayılabilir. İlk şiir kitabı ‘Hayal ile Fırtına’yı 1991’de kendi yayınevinden yayımladığında henüz 22 yaşındaydı. Ve şiiri bildiği bu ilk kitaptan belliydi. Donanımlı, kaliteli bir şair kumaşı vardı. Ama bu ilk kitap şairin teknik olarak gelişkin olmasına rağmen daha çok şiir içi bir ‘şiir’di. Metin odaklıydı. Bir tür dönemin yapısalcı şiirine yakındı diyebiliriz. Yapının kudretine, sağlamlığına ve sıkılığına önem verir gibiydi. Bu ilk kitabında kendi sesini bulmaktan uzaktaydı belki ama kendi şiir tavrını görünür biçimde ortaya koymuştu.


Levent Yılmaz

Daha sonra ‘Caravaggio’ ile Yapı Kredi’den yayımlanan ‘Kayıp Ruhlar İsimsiz Adalar’ geldi. Bu kitaplar da ilk kitaptaki şiirsel yaklaşımını sürdürüyordu. Gerçi ‘Kayıp Ruhlar’ yeni bir dönemece girildiğinin işaretlerini taşıyordu. Ama asıl dönüşüm, demem o ki şiirin klasik yapısını dağıtmaya, bunun için de düzyazının geniş şiirsel olanaklarını cüretkârca kullanmaya başladığı kitabı 1996’da 6.45 yayınlarından çıkan ‘Kaplan Zamanı ve Geçiş’ ile birlikte oldu. Gerçi bu kitap yine de tam olarak geçiş kitabıdır. Ne tam olarak eski biçimden kurtulabilmiş, ne de tam olarak şiirin sınırlarını aşmış, deşmiştir. Bunu ilk kez Metis Yayınlarından çıkacak olan ‘Afrika’ ile yapacaktır. Afrika kıtasının dışlanmışlığını, ayrıksılığını, yaşamsallığını ve ‘kara kıta’ olarak nitelendirildiğini de göz önüne alırsak bu kitap çağrıştırdıklarına uygun olarak coşkulu, ayrıksı, alabildiğine canlı, organik ve doğaldır. Üstelik bu kitapla birlikte, daha sonraki kitaplarında da görülecek olan, düzyazının şiirsel olanaklarını sonuna kadar kullanmak gibi bir ‘sapkınlığa’ sapmıştır. (Düzyazı şiir –ki bunun en önemli verimi Arthur Rimbaud’nun Cehennemde Bir Mevsim’idir- klasik şiir formunun ve söyleyişinin ve hatta hudutlarının yeterli olmadığı, aşkınlaştırarak, aşırılaştırarak aşılmaya çalışıldığı bir yükseliş yoludur. Bu kitap aynı zamanda yapıyı bozma, dağıtma, parçalama, yapıda gözenekler açma, tıpkı doğada olduğu gibi beklenmedik esinti ve fırtınalara dayalı bir çağrışımlar şölenidir. Daha sonra 2017’de Can Yayınlarından yayımlanan ve şimdilik son kitabı olan ‘Ada ile Brunik’ ise bu girişimin iyice abartıldığı, ifrata vardırıldığı bir kitap. İşte bu kitapla birlikte şair diyonizyak şiir evrenine tam anlamıyla giriyor ve Bu Çağ’da yayımlanan şiirleriyle aşırılığa cüretkârca adım atıyor. Bu şiirler şairin yeni, daha göğe yakın bir düzleme geçtiğinin de kanıtıdır aynı zamanda. Göğe yakın dediğim, yerle gök arasında, tıpkı havada uçar gibi, hafiflemiş, bir tür rayiha gibi yayılan, bulaşan ve en sonunda da yoğunlaşan bir ruh hali; ruh halinin somutlaştırılması.

Aynı zamanda tarih profesörü olan, dört-beş dil bilen ve New York’ta, Bologna’da ve Paris’te dersler vermiş bir profesör olan Yılmaz son zamanlarda Türkçeyi en iyi kullanan, dil duygusu olan, dilin ve kelimelerin ağırlığını, kokusunu, rengini ve sesini bilen müthiş bir dil ustası. Bunu söylemeden geçemem. Üstelik dil onun için bir malzeme değildir, ki zaten böyle olması gerekir, o dil içinde yaşayan ve dili hisseden, dildeki elemeleri ve eklemeleri neredeyse içgüdüsel olarak yapan bir dil ustası. Ve en az Rimbaud kadar –bizim ülkemizde kıyaslayacak ya da benzerlik kuracak birini bilmiyorum- yıkıcı, yakıcı, ‘bütün duyuları karıştıran’, esrik, âşık, coşkulu, yaşam enerjisi dolu ve bu enerjiyle hayata bağlanmış biridir. Nedense Yılmaz’ı düşününce aklıma her daim Peter Pan geliyor. Ki son şiirlerinde uçuyor Yılmaz. Şiirlerinde insanı yaşama bağlayan, hatta yaşama odaklayan, oraya gönderen bir ecza var. (Bu ecza bizim şiirimizde bir de Seyhan Erözçelik’te vardır.)

Bir de şu var: Deleuze’ün Herakleitos’tan kalkarak oluş’u vurgulaması gibi Yılmaz ve şiiri de sürekli oluş halindedir. Statik bir olmaklık’tan ya da tamamlanmışlıktan bahsedilemez. Hayat ve elbette şiir bir ırmağın akışı gibi sürekli devinim ve değişim halindedir. Zaten hayat bu oluştadır, bu değişimdedir, belki de dönüşümdedir. Yılmaz’ın dizeleri de kendi akışkan yapısı içinde sürekli devinim halinde olan şiirin sürekli devinen edimlerdir. Ve Yılmaz en çok aşkın şairidir. Yaşamı barındıran ve çoğaltan aşkın somutlaşmış halidir.

Son olarak şunu söyleyeyim: mealen Ahmet Hâşim’in dediği gibi yerden çok göğe yakın, uçucu, hafifletici ve hayata yönelten ve bu bağlamda aynı zamanda mistik ve aşkıncı bir şairdir. 90’larla birlikte başlayan varlık ve benlik bilici sorunlarının ve uyanışının en önemli temsilcilerinden biridir. Hacimlidir, cesametlidir, ve bu dünyada bir yer kaplamaktadır. Bu bizim şiirimizde pek de görülmeyen bir şeydir.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (14)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.