Kitaplarından başka miras bırakmadı

Yusuf Ziya Cömert

Bugün yazı yazmak çok kolay. Hükümet ilan edildi. İyi mi oldu, kötü mü oldu, yaz gitsin.

Ve akşama doğru bir sürpriz. Yargıtay, MHP’nin kongre yapması doğrultusunda karar vermiş.

Büyük hadise.

Demek ki, Devlet Bey haberi erken almış, sabahleyin ondan ‘Partili Cumhurbaşkanına destek yok’ diye celalleniyordu.

Bunları yazabilirim.

Ama bunları yazarsam başka bir şeyi yazamam.

Bugün, en münasip gündür.

Bugün, Üstad Necip Fazıl’ın rahmete göçüşünün (25 Mayıs 1983) yıldönümü.

Bizim büyüğümüz Necip Fazıl’dır.

Mesleğimizin... Yani saliki olduğumuz yolun, dünya gözüyle gördüğümüz öncüsü odur.

Hepimizin üzerinde bir baba gibi hakkı vardır.

Fikirlerini beğenmeyenlerimiz bile -isterlerse inkar etsinler- Üstad’a borçludur.

O’nu hatırlamak, inşallah, Rahmete vesile olur.

Necip Fazıl’a ait bir kitap yoktu evde. Parça parça babamın Büyük Doğu’larından okuyordum.

Çocuğum ama, hoşuma gidiyordu.

Neydi hoşuma giden?

Üstad’ın, her şeyi büyük bir emniyet hissiyle yazması. Bu bize kuvvet veriyor.

O, herkesten yukarıda. Bütün yazarlardan, bütün siyasilerden. Rejimden.

İnönü’den, CHP’den, kodamanlardan hatta Menderes’ten.

Tamam, hapse atıyorlar, ikidebir gazetesini kapatıyorlar falan ama, o, öyle yüksek bir mevkide ki, demir parmaklıklar arkasında bile, kendisini hapse atanlara yukarıdan bakıyor.

Hepsi cüce.

Kimsesiz insanlarız. Biz de kimsesiziz, annelerimiz babalarımız da.

Aslında, Necip Fazıl da kimsesiz. Boşuna mı söylüyor, ‘Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya.’

Bize dair her şey aşağılanıyor.

Kitabımız, Kitabımızın harfleri, ezanımız, kıyafetimiz...

Rejim, bizim sevdiğimiz hiçbir şeyi sevmiyor.

Derken Milli Selamet Partisi çıktı ortaya. MTTB’ye de gidip geliyoruz. Kitapları basılıyor artık, okuyoruz. Ben galiba ilk Babıali’sini okudum.

Üstad, çok genç yaşlarından itibaren Babıali’nin yıldızı.

Kimi istersen say. Nazım Hikmet, Nurullah Ataç, Bedri Rahmi, Abidin Dino...

Üstad herkesin karşısında başat.

Babıali’de bizim tek adamımız oydu.

Üstad’ı ilk Bursa’da gördüm. Konferans veriyordu, Balıkesir’den kalktık gittik.

Herhalde 14-15 yaşındayım. Kulağıma çalınan bir cümle. Aynısını yazamam şimdi. Fakat, ağlamanın güzel bir şey olduğunu anlattığını iyi hatırlıyorum.

Bir de Üstad’ın sigara içişini.

Sonra, İstanbul’da, MTTB’nin Cağaloğlu’ndaki merkezinde gördüm. 1975 olması lazım. Fetih Mitingi’ne gitmiştik İstanbul’a.

Ben, Üstad’a dair üç beş yazı yazmışımdır.

Modern Türk şiirini, kırsal kesimden, dağlardan, yaylalardan, çoban kavalının tatlı nağmelerinden alıp şehrin merkezine, sokaklara, kaldırımlara, ‘kalabalıklar’ın arasına indirdiğini...

Nesirlerinde, en kesintisiz, en belirgin ‘tema’nın hukuk olduğunu.

Ben, hukukçular arasında da, Üstad Necip Fazıl kadar ‘adalet’in peşinden koşan kimse işitmedim.

Din Mazlumları, Büyük Mazlumlar, Müdafaalarım, adları üstünde, ‘adalet’ kitaplarıdır.

Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin kitapları da, resmi tarihin çiğnediği bir hukukun iadesine matuftur.

Adalet, aslında Üstad’ın bütün kitaplarında vardır.

Bunları yazmıştım.

Herkes bilir ama ekleyeyim.

‘Dava’yı biz ondan öğrendik.

Davası İslam’dı.

‘Dava’ en çok Üstad’ın lisanına yakışırdı.

Fikir.. Namus.. Vicdan.. Bunlar da.

İnanmadığı fikri savunmadı... İnandığı fikri başka bir şey uğruna satmadı. Davasını, davasından başka bir şeye alet etmedi.

1982’de Vahidüddin kitabından dolayı mahkum edilmişti.

Ahiret’e hükümlü olarak gitti.

Giderken, kitaplarından başka miras bırakmadı.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (8)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.