Küresel piyasalarda yüksek kamu borcu ve mali savurganlık endişesi gündemin üst sıralarına çıktı. Başta gelişmiş ekonomiler olmak üzere birçok ülkede tahvil getirilerinin yükselmesi, yatırımcıların yüksek borç seviyelerine karşı daha temkinli bir tutum almaya başladığına işaret ediyor. Özellikle bütçe açıklarının kalıcı hale geldiği ve kamu borcunun milli gelire oranının yüksek seyrettiği ülkelerde, artan faiz yükü mali dengeler üzerindeki baskıyı güçlendiriyor. ABD 30 yıllık tahvil faizi yüzde 5,3’ü aştı; 2007’den bu yana en yükseği. İngiltere 30 yıllık borcunu 1998’den beri en yüksek faizle sattı.
Japonya’nın 10 yıllık faizi 30 yıl sonra ilk kez yüzde 3’ü geçti. Fransa 2008’den, Almanya 2011’den bu yana en yüksek seviyelerde. Yatırımcı açısından tablo giderek daha hassas hale gelirken, kamu maliyesinde kontrolsüz harcama yapan ülkelerin borçlanma ihtiyacı da büyüyor. Borç çevriminin sürdürülebilmesi için sürekli yeni tahvil ihracına ihtiyaç duyulması, faizlerin yüksek olduğu bir ortamda finansman riskini artırıyor. Bu da vatandaşlar için daha pahalı bir hayat anlamına geliyor. Finansal analist İlker Kulaksız, X hesabında, ülkelerin borç listesini yazdı. Kulaksız yazısında, “Borç konusunda, Japonya en kırılganı. Borcu milli gelirinin yüzde 200’ünün üzerinde; faiz yükselince bütçesi en çok zorlanan ülke o. Fransa ve İngiltere yüksek harcama ve siyasi belirsizlikle boğuşuyor; Avrupa’nın en zayıf halkaları. Almanya görece sağlam ama o bile 2011’den beri en yüksek faizde. Türkiye için ise tablo iki yönlü: Küresel faiz yükselirken gelişen piyasalara para akışı zorlaşır, risk primimiz baskı görür. Ama bizim kendi hikayemiz de var; enflasyonun gerilemesi ve faiz indirim beklentisi iç dinamikle destek sağlıyor” dedi.
SAĞLIKTAN YENİ YATIRIMLARA HER ŞEYİ ETKİLİYOR
Tahvil satışlarının küresel ölçekte yoğunlaşması bütçeden eğitime, sağlığa veya yatırımlara ayrılabilecek kaynakların giderek daha büyük bölümünün faiz ödemelerine yönelmesine neden olabiliyor. Faiz maliyetleri yükseldikçe bütçe üzerindeki yük de ağırlaşıyor. Bütçe açığını kapatmak için daha fazla borçlanılması ise tahvil arzını artırarak piyasadaki faiz baskısını besleyebiliyor. Ekonomistler, bu sürecin kontrol altına alınmaması halinde “borç sarmalı” riskinin güçlenebileceğine dikkat çekiyor. Borcun çevrilebilmesi için yatırımcı güveninin korunması gerektiği belirtilirken, mali disiplinin zayıflaması durumunda piyasanın daha yüksek getiri talep edeceği ifade ediliyor. Uzmanlara göre yüksek borçlanma ihtiyacı olan ülkelerin önünde iki temel seçenek bulunuyor: Mali disiplini güçlendirerek borç artışını kontrol altına almak veya daha yüksek faiz maliyetini göze alarak borçlanmaya devam etmek. İkinci seçeneğin uzun süre sürdürülemeyeceği, özellikle büyümenin zayıf olduğu ekonomilerde mali dengelerin daha da bozulabileceği belirtiliyor.
ŞİRKETLER İÇİN DE RİSK BÜYÜYOR
Küresel çapta tahvil faizlerindeki yükseliş, şirketlerin finansman maliyetlerini de artırıyor. Devlet tahvillerinin faizlerinin yükselmesi, şirketlerin borçlanırken yatırımcılara daha yüksek getiri sunmasını gerektiriyor. Bu da özellikle yüksek borçluluğa sahip şirketler açısından finansman koşullarının sıkılaşması anlamına geliyor. Uzmanlar, tahvil piyasasındaki satışların yalnızca geçici bir piyasa hareketi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirtiyor. Borçlanma maliyetlerinin uzun süre yüksek kalması halinde şirketlerin bütçelerinde faiz ödemelerine ayrılan payın artacağı, bunun üretilen ve hizmet verilen ürünler üzerinde baskı oluşturacağı ifade ediliyor. Yatırımcı güveninin zayıfladığı ülkelerde ise sorun daha da büyüyebiliyor. Yatırımcılar hükümetlerden daha sıkı maliye politikası, harcamalarda kontrol ve borç artışının sınırlandırılmasını bekliyor.
