Eski Başbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, beş yıl önce Bingöl’de yaptığı siyasi konuşma nedeniyle yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta ifade verdi. Yaklaşık yarım saat süren ifade işleminin ardından açıklama yapan Davutoğlu, yargıya duyduğu saygı nedeniyle ifade verdiğini belirtti. DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan da kendisine destek olmak üzere adliyeye geldi.
Savcılık ifadesinde kamu kaynaklarının kullanımı, akraba kayırmacılığı, liyakatsizlik ve siyasi eleştiri hakkı üzerinde duran Davutoğlu, soruşturmaya konu edilen konuşmasının her cümlesinin arkasında olduğunu söyledi. Soruşturmanın hukuki gerekçelerle değil, siyasi saiklerle başlatıldığını savunan Davutoğlu, amacın kendisini itibarsızlaştırmak olduğunu öne sürdü.
İfadesinde Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve yüksek mahkeme kararlarına atıfta bulunan Davutoğlu, kamu gücünü kullanan kişilerin daha geniş eleştiri sınırlarına katlanması gerektiğini vurguladı. Cumhurbaşkanının aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanı olmasının, Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesinin uygulanmasında dikkate alınması gerektiğini belirtti.
Davutoğlu, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172. maddesi uyarınca hakkında “kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” verilmesini talep etti. Bu talebinin bir ayrıcalık beklentisi olmadığını söyleyerek, “Talebim; Anayasa’nın, evrensel hukuk ilkelerinin ve ceza muhakemesinin gereğinin yerine getirilmesidir” ifadelerini kullandı.
Davutoğlu’nun savcılıkta verdiği ifadenin tamamı şöyle:
“YALNIZCA ŞAHSIMI DEĞİL, ADALETİ VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SAVUNMAK İÇİN BURADAYIM”
“Bugün burada bulunmamın ve ifade vermeyi kabul etmemin sebebi, klasik anlamda bir savunma yapmak değildir. Hukuk devletine olan inancımı teyit etmek, adaletin bir gün herkese lazım olacağını hatırlatmak ve yalnızca şahsımı değil, adaleti, kamu malını, demokrasiyi ve ifade özgürlüğünü savunmak için buradayım.
Bu soruşturmanın hukuki gerekçelerle değil, siyasi saiklerle başlatıldığı; cezalandırmaktan çok itibarsızlaştırmayı amaçladığı kamu vicdanının malumudur. Soruşturmanın açıldığını medyadan öğrenmem, daha sonra ifade vereceğim tarihin de basına sızdırılması, ülkemizde yargı bağımsızlığının içine düşürüldüğü durumu açıkça göstermektedir.”
“14 EYLÜL İÇİN MUTABAKAT SAĞLANMASINA RAĞMEN 7 EYLÜL İÇİN SÖZLÜ TALİMAT VERİLDİ”
“Soruşturmayı öğrendiğimde müdafim derhâl savcılıkla temasa geçmiş; oğlumun 12 Eylül’deki düğünü nedeniyle 14 Eylül’de Ankara’ya gelerek ifade vereceğimizi bildirmiş ve bu konuda mutabakat sağlanmıştır. Buna rağmen, kaçma veya delilleri karartma şüphesi bulunmadığı ve soruşturma yıllar önce yapılmış aleni bir konuşmaya dayandığı hâlde, 7 Eylül için sözlü talimat verilmiştir. Bu yaklaşım, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun öngördüğü usullerle, hukuki güvenlik ilkesiyle ve devlet ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır.”
“O GÜN NE SÖYLEDİYSEM BUGÜN DE O SÖZLERİN FAİLİ, SAHİBİ VE SAVUNUCUSUYUM”
“Soruşturmaya konu edilen konuşma, Eylül 2021’de Bingöl’de yaptığım ve bugün de her cümlesinin arkasında durduğum siyasi bir konuşmadır. Devlet, milletin ortak emanetidir; kamu görevi ise bu emaneti koruma sorumluluğudur. Benim itirazımın ahlaki ve siyasi kaynağı budur.
Kamu kaynaklarının kullanımı, nepotizm, liyakatsizlik ve belirli zümrelere tanınan imtiyazlar konusunda o gün ne söylediysem bugün de o sözlerin faili, sahibi ve savunucusuyum. Üstelik o konuşmada yaptığım tespitler, aradan geçen zamanda yaşanan gelişmelerle güncelliğini korumakla kalmamış, acı tecrübelerle doğrulanmıştır.
Bu gerçekleri dile getirmem hakaret değildir. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı ve bu ülkeye Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak hizmet etmiş bir devlet adamı sıfatıyla tarihî, ahlaki ve siyasi sorumluluğumdur. Siyasi hayatım boyunca akraba kayırmacılığına, liyakatsizliğe, kamu kaynaklarının kötüye kullanılmasına ve yolsuzluğa karşı tavizsiz mücadele verdiğime aziz milletim şahittir.”
“HUKUK, KİŞİLERE VE SİYASİ KONUMLARA GÖRE DEĞİŞEMEZ”
“AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yerleşik içtihatlarına göre, siyasetçilere ve kamu gücü kullanan kişilere yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları, sıradan bireylere göre çok daha geniştir. Siyasetçiler, görevlerinin ve kamusal konumlarının gereği olarak sert, sarsıcı, rahatsız edici, hatta incitici eleştirilere daha fazla hoşgörü göstermek zorundadır.
Nitekim Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve siyasi parti genel başkanlığı görevlerinde bulunduğum dönemlerde şahsıma yönelik çok ağır eleştiri ve ifadeler hakkında Cumhuriyet savcılıklarınca verilmiş yüzlerce takipsizlik kararı bulunmaktadır. Hukuk, kişilere ve siyasi konumlara göre değişemez. Bana yöneltilen sözler ifade özgürlüğü sayılırken, benim siyasi eleştirilerimin suç kabul edilmesi hukuk önünde eşitlik ilkesiyle bağdaşmaz.”
“CUMHURBAŞKANI, SİYASİ TARTIŞMA VE POLEMİKLERİN DOĞRUDAN TARAFIDIR”
“Sayın Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir siyasi partinin genel başkanıdır ve aktif siyasetin içinde, siyasi tartışma ve polemiklerin doğrudan tarafıdır. Bu gerçeklik, TCK’nın 299. maddesi uygulanırken mutlaka dikkate alınmalıdır. Aktif siyasetin tarafı olan bir kişinin siyasi eleştirilere karşı mutlak ve ayrıcalıklı bir ceza hukuku korumasından yararlandırılması demokratik toplum düzeniyle bağdaşmaz.
Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların çatışması hâlinde milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi de siyasi ifade özgürlüğünü güvence altına almaktadır.”
AİHM, ANAYASA MAHKEMESİ VE YARGITAY KARARLARINA ATIF
“Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, özellikle Vedat Şorli/Türkiye ile Artun ve Güvener/Türkiye kararlarında, devlet başkanına diğer kişilerden daha ayrıcalıklı bir koruma sağlanmasının demokratik toplum düzeniyle bağdaşmadığını ortaya koymuştur.
Anayasa Mahkemesinin Bekir Coşkun, Alişan Şahin ve Ergün Poyraz kararlarında da kamu otoritesi kullanan kişilerin daha geniş eleştiri sınırlarına katlanması gerektiği kabul edilmiştir. Kamu kaynaklarının kullanımı, ekonomik tercihler ve kadro politikaları hakkındaki değerlendirmeler siyasi tartışmanın merkezindedir. Değer yargılarının ispatı istenemeyeceği gibi, kamu yararına ilişkin sert eleştiriler de tek başına hakaret suçunu oluşturmaz.
Yargıtay 4. Ceza Dairesinin E. 2020/16982, K. 2022/16062 ve Yargıtay 18. Ceza Dairesinin E. 2016/10294, K. 2018/6869 sayılı kararları da siyasi tartışmalarda kullanılan ağır, sarsıcı veya incitici sözlerin, bağlamları içinde siyasi eleştiri ve düşünceyi açıklama hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.”
“HAKARET ETMEDİM; HESAP SORDUM”
“Ben bugün burada yalnızca kendimi savunmuyorum. Konuşma hakkı soruşturmalarla daraltılan siyasetçiyi, gazeteciyi, akademisyeni, öğrenciyi ve her bir vatandaşımızı savunuyorum. Korkmadan konuşulabilen, iktidarın hesap verdiği ve yargının talimat değil hukuk dinlediği bir Türkiye idealini savunuyorum.
Sözlerimin arkasındayım. Çünkü bu sözler şahsi bir öfkenin değil; milletin hukukunu, devlet ahlakını ve adaleti koruma iradesinin ifadesidir.
Hakaret etmedim; hesap sordum.
Aşağılamadım; eleştirdim.
Suç işlemedim; anayasal hakkımı ve siyasi sorumluluğumu kullandım.
Bugün hakkımda verilecek karar, yalnızca şahsımla ilgili olmayacak; yarın çocuklarımızın nasıl bir Türkiye’de yaşayacağına da işaret edecektir. Biz çocuklarımıza korkunun sessizliğini değil hür düşüncenin cesaretini, keyfiliğin karanlığını değil hukukun aydınlığını bırakmak zorundayız.
Adalet, gücün gölgesinde değil, hukukun ışığında tecelli eder. Hakikat susturulamaz, düşünce hapsedilemez, milletin vicdanı yargılanamaz.”
“DERHÂL KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA DAİR KARAR VERİLMESİNİ TALEP EDİYORUM”
“Açıkladığım hukuki, siyasi ve ahlaki gerekçeler doğrultusunda; usulü ve zamanlaması siyasi saiklerle hareket edildiğini gösteren bu soruşturma dosyasında, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172. maddesi uyarınca hakkımda derhâl KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA DAİR KARAR verilmesini talep ediyorum.
Bu talebim, şahsım için bir lütuf veya ayrıcalık beklentisi değildir. Talebim; Anayasa’nın, evrensel hukuk ilkelerinin ve ceza muhakemesinin gereğinin yerine getirilmesidir. Aynı zamanda milletimiz adına, yargının siyasetin tahakkümünden kurtulabileceğine ve hukukun bu ülkede hâlâ ayakta olduğuna dair umudun korunmasıdır.”
ADLİYE ÇIKIŞINDA BABACAN VE ARIKAN’A TEŞEKKÜR ETTİ
Savcılıktaki ifade işleminin ardından basın mensuplarına açıklama yapan Davutoğlu, destek için adliyeye gelen Ali Babacan ve Mahmut Arıkan’a teşekkür etti.

Davutoğlu, düşüncelerini açıkladığı için ifadeye çağrıldığını belirterek yaşananları “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk” olarak nitelendirdi:
“Benden talep edilen ifadeyi verdim. Benden desteğini esirgemeyen ve bugün yanımda olan genel başkanlarıma teşekkür ediyorum. Bu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk. Türkiye tarihinde ilk kez bir başbakan düşüncelerini açıkladığı için ifadeye çağırıldı. Yargıya saygım nedeniyle ifademi verdim. Bu ülkeye üst düzeyde hizmet etmiş bir devlet adamı olarak, ilk kez devlet kademesinde böyle bir olayın yaşanmasını üzüntüyle karşıladım.”
“ÜLKEMİN OLUMSUZ ALGILANMASINI İSTEMİYORUM”
Yabancı basın kuruluşlarından açıklama talepleri aldığını ancak bunları kabul etmediğini söyleyen Davutoğlu, gerekçesini Türkiye’nin olumsuz bir algıyla anılmasını istememesi olarak açıkladı:
“Pek çok yabancı kuruluştan demeç vermem istendi. Hiçbirine demeç vermedim. Çünkü kendi ülkemin bir olumsuz algıyla anılmasını istemedim. Hâlâ çok sayıda telefon alıyorum, kimine cevap vermiyorum, kimine de ülkemin olumsuz algılanmasını istemiyorum diyorum. Avukatım size tüm teknik detayları verecek. Ulusal veya uluslararası basının telefonlarına bu konuyla ilgili cevap vermeyeceğim.”
Davutoğlu, siyasetten çekilme kararını da yineledi. Açıklamasını, “Siyasetten çekilme kararı almıştım ve bu kararda kararlıyım. Sözlerimin arkasındayım. Ben dosdoğru olmaya devam edeceğim. Ülkemin itibarı adına soru almayacağım” sözleriyle tamamladı.
SORUŞTURMAYA KONU KONUŞMADA NELER SÖYLEMİŞTİ?
Davutoğlu’nun ifadesinde Eylül 2021’e tarihlendirdiği konuşma, Bingöl’ün Genç ilçesinde vatandaşlarla yaptığı sohbet sırasında gerçekleşti. O dönem Gelecek Partisi Genel Başkanı olan Davutoğlu, bir vatandaşın AK Parti’den neden ayrıldığına ilişkin sorusuna yanıt verirken başbakanlık dönemindeki görüş ayrılıklarını, siyasi ahlak yasası önerisini ve kamu kaynaklarının kullanımına yönelik eleştirilerini anlattı.
Konuşmasında siyasete girenlerin mal varlıklarını görevlerinin başında ve sonunda açıklaması gerektiğini savunan Davutoğlu, izah edilemeyen servet artışlarının hesabının sorulmasını istediğini belirtti. Akraba kayırmacılığına karşı çıktığını söyleyerek şu ifadeleri kullandı:
“Akrabalarımızı zengin etmeyelim. Ailemizi devletin içine almayalım dedim. Üç-beş zengine bu ülkenin kaynaklarını peşkeş çekmeyelim dedim. İhale yasası çıkaralım, imar yasası çıkaralım, bu rantlarla ülkenin kaynakları talan edilmesin dedim.”
Davutoğlu, bu önerilerinin ardından parti içinde kendisine karşı bir hareket başlatıldığını öne sürdü. Başbakanlıktan ayrılmasını, yolsuzluk, yasaklar ve yoksullukla mücadele konusunda yaşandığını söylediği ilkesel ayrışmayla açıkladı.
KAMU İHALELERİ VE AKRABA ATAMALARINA ELEŞTİRİ
Aynı konuşmada kamu ihalelerinin açık yapılması ve televizyonlardan yayımlanması gerektiğini savunan Davutoğlu, ihalelerin belirli şirketlerde toplandığını iddia etti. Devlet görevlilerinin hediye kabul etmesine de karşı çıktığını belirterek, kendisine verilen hediyeleri Hazineye bıraktığını söyledi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadını Hazine ve Maliye Bakanlığına getirmesini eleştiren Davutoğlu, devlet yönetiminde aile bağlarının belirleyici olmaması gerektiğini savundu. Kendi yakınlarına kamu görevlerinde ayrıcalık tanınmasını istemediğini belirten Davutoğlu, bu yaklaşımını gençlerin iş bulma ve kamuda göreve alınma koşulları üzerinden anlattı.
Bingöl’de görüştüğü vatandaşların işsizlikten ve mülakat uygulamalarından şikâyet ettiğini aktaran Davutoğlu, bir gencin yüksek sınav puanına rağmen işe alınmadığı yönündeki anlatımını paylaştı. Kamu görevlerinde fırsat eşitliği olması gerektiğini vurgulayarak, “Ya ben eğer devlet başkanı olarak Bingöllü bir genç ile benim kendi oğlum arasında ayrım gözetirsem, o yediğim lokma haramdır” dedi.
“İTİRAZ ETMESEYDİM BAŞBAKANLIĞIM ELİMDEN GİTMEZDİ”
Sohbet sırasında başka bir vatandaşın, başbakanlığı döneminde söz konusu sorunlara neden itiraz etmediğini sorması üzerine Davutoğlu, o dönemde de karşı çıktığını söyledi. Başbakanlıktan ayrılmasını bu itirazlarıyla ilişkilendirdi.
Davutoğlu, kamu kaynaklarının kullanımı ve yakın çevrelerin zenginleşmesine yönelik iddialarını dile getirirken, “Bir kuruş haram lokma yemedim. Onlara da haram lokma yemeyin dedim” ifadelerini kullandı. Eleştirilerini dile getirmeyi siyasi ve ahlaki bir sorumluluk olarak gördüğünü belirtti.
Konuşmada vatandaşların yol yapımı, akaryakıt fiyatları, tarımsal destekler ve istihdam konusundaki sorularını da yanıtlayan Davutoğlu, ihale sisteminin değiştirilmesini, genç çiftçilere ve genç esnafa hibe verilmesini savundu.
Savcılık ifadesinde bu konuşmaya yeniden atıfta bulunan Davutoğlu, kamu kaynakları, liyakat ve kayırmacılığa ilişkin sözlerinin kişisel hakaret değil, siyasi eleştiri olduğunu belirterek tamamının arkasında durduğunu bildirdi.
