En geniş anlamıyla dedikodu, çevremizde olup bitenler hakkında bilgi paylaşmak. İnsanlar yüzyıllardır birbirlerinin hayatlarını konuşuyor; konu bazen basit bir anekdot, bazen bir sır, bazen de bir başkası hakkında yapılan yorum oluyor.
Yazar ve eleştirmen Nurullah Ataç da dedikoduyu bütünüyle olumsuz bir davranış olarak görmeyenlerden. “Dedikodu nefis sanatlarından biridir” diyen Ataç, asıl meselenin dedikodunun hangi amaçla yapıldığına dikkat çekiyordu. Ona göre birine zarar vermek amacıyla yapılan konuşma, dedikodunun kendine özgü niteliğini de kaybediyordu.
Bugün felsefeciler de benzer bir sorunun peşinde: Bir başkasının hayatını konuşurken hangi noktada ahlaki sınırı aşmış oluyoruz?
Diken'in Vox'taki bir makaleye dayandırdığı habere göre, Oxford Üniversitesi'nden felsefeci Cécile Fabre, bu soruyu Immanuel Kant'ın ahlak anlayışı üzerinden ele alıyor. Kant'ın yaklaşımında insanlar yalnızca kendi amaçlarımıza ulaşmak için kullanabileceğimiz araçlar değil, başlı başına değer taşıyan bireyler.
Fabre da buradan hareketle dedikodunun iki yönüne dikkat çekiyor. Ona göre dedikodu, insanları birbirine bağlayabildiği gibi sosyal ilişkileri ciddi biçimde zedeleme potansiyeline de sahip.
HER DEDİKODU AYNI DEĞİL
Fabre'ın yaklaşımında belirleyici noktalardan biri, dedikodunun nasıl ve hangi amaçla yapıldığı.
Bir kişinin güvenerek paylaştığı sırrı başkalarına anlatmak ya da hakkında bilerek yalan söylemek, açık bir etik sorun yaratıyor. Buna karşılık bir kişinin kendi isteğiyle çevresiyle paylaştığı, örneğin kötü geçen bir randevuya ilişkin komik bir anekdotun arkadaşlar arasında konuşulması aynı kategoride değerlendirilmiyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca “Bir başkası hakkında konuşuyor muyum?” sorusundan ibaret değil. O kişinin mahremiyetine, itibarına ve insan olarak taşıdığı değere nasıl yaklaştığımız da önem taşıyor.
Fabre'a göre birini yalnızca eğlence konusu yapmak veya kendimizi daha üstün hissetmek için aşağılamak da bu sınırın aşıldığı noktalardan biri.
DEDİKODUNUN SOSYAL BİR İŞLEVİ DE OLABİLİR
Öte yandan dedikodunun insan ilişkilerindeki rolü yalnızca olumsuz sonuçlardan ibaret değil.
Antropolog Robin Dunbar, Grooming, Gossip, and the Evolution of Language adlı kitabında dedikodunun insan topluluklarının gelişiminde önemli bir işlev üstlenmiş olabileceğini savunuyor. Buna göre insanlar, başkaları hakkında bilgi paylaşarak hem çevrelerindeki kişileri ve olası tehlikeleri tanıyor hem de grup içindeki sosyal ilişkileri düzenliyordu.
Bu açıdan bakıldığında dedikodu, bir tür sosyal bilgi aktarımı olarak da görülebiliyor.
Dunbar daha yakın tarihli değerlendirmelerinde insanların konuşmalarının büyük bölümünün sosyal konular etrafında şekillendiğini, bunların önemli bir kısmının da dedikodu kapsamında değerlendirilebileceğini öne sürüyor.
Feminist filozof Karen Adkins de dedikodunun güç ilişkileri açısından işlevsel olabileceğine dikkat çekiyor. Örneğin kötü çalışma koşulları veya istismarcı bir yönetici hakkında çalışanların birbirini bilgilendirmesi, resmi kanalların yetersiz kaldığı durumlarda önemli bir dayanışma mekanizmasına dönüşebiliyor.
ASIL MESELE: NEDEN ANLATIYORUZ?
Dedikodunun içeriğine ilişkin araştırmalar da bütün dedikoduların kötü niyetli olmadığını gösteriyor. Kapsamlı bir çalışmaya göre insanların başkaları hakkında yaptığı konuşmaların önemli bölümü nötr nitelikte ve doğrudan eleştiri içermiyor.
Bu nedenle “dedikodu” kelimesinin kendisi, konuşmanın otomatik olarak kötü olduğu anlamına gelmeyebilir.
Ancak konuşmanın tonu değiştiğinde tablo da değişiyor. Birinin özel hayatını izinsiz biçimde yaymak, onu küçük düşürmek, yanlış bilgi aktarmak ya da sırf kendimizi daha güçlü hissetmek için bir başkasını hedef haline getirmek, etik açıdan farklı bir noktaya işaret ediyor.
Belki de sınırı belirlemek için en basit soru şu: Bu kişi yanımızda olsaydı, aynı şeyi onun yüzüne de söyler miydik?
Arkadaşlarla yapılan sohbetlerin yakınlık ve aidiyet duygusunu güçlendirmesi mümkün. Dedikodu da bu sohbetlerin doğal parçalarından biri olabilir. Ancak başkalarını kendi aramızdaki bağın malzemesine dönüştürmeden de yakınlık kurabiliriz.
Sonuçta mesele dedikoduyu tamamen hayatımızdan çıkarmak değil; konuştuğumuz kişinin de bizim kadar gerçek, özel hayatı ve itibarı olan bir insan olduğunu unutmamak.
