BESİM DALGIÇ
Bir yazar okura ulaşmadan önce romanını kaç kez yazabilir? Joyce, ünlü eseri ‘Ulysses’i yedi ya da sekiz yılda sürekli eklemeler, değişiklikler ve düzeltiler yaparak sonuçlandırmış. Adnan İslamoğulları da o tip romancılardan. İlk okuduğum metne ne zaman başladığını bilmiyorum. Bana gelen metin 2025’in ilk aylarıydı. İşte o metni dört kez yeniden yazarak; eklemelerle, eksiltmelerle tamamladı. Gerçekte bu tip metinler asla tamamlanamaz. Romanın ilk adı da başkaydı. O adı bile değiştirerek ‘Muhayyel’ yapmış. ‘Muhayyel’, Ötüken Neşriyat’tan Nisan 2026’da çıktı.
Adnan İslamoğulları’nın ‘Muhayyel’i önce olay örgüsü ağırlıklıyken, aşama aşama bilinç akışına yöneldi ve harika bir roman ortaya çıktı. Adnan’ın o dönemde yaşadığı sancılarına şahit olanlardanım. Çünkü beni arayıp yazdığı bu romana resim yapmamı istediğinde, başta işin içinden nasıl çıkarım telaşındaydım. Metinleri okuduğumda beni etkileyen bölümleri çizmeyi düşünerek görüşlerimi paylaştığımda büyük ölçüde anlaştık. Ama yine de vurgulamak istediklerini bana yazarak, romanında yaptığı değişikliklerle birlikte tekrar geçmişti. Dağınık birine disiplinli biri gerek; disiplinli olan ben değilim...

‘Muhayyel’ romanında Adnan İslamoğlu’nun Ömer karakterinin travmalarını ve iç dünyasını yansıtan resimler Besim Dalgıç imzalı.
HAYAL İLE HAKİKATİN KARIŞTIĞI SANCILI BİR YÜZLEŞME
‘Muhayyel’ edebiyatımızda sık rastlanmayan, sürprizlerle dolu bir roman. Hayal ile hakikatin nerede başladığı ya da nerede kesiştiği ya da bütünleştiğinin kestirilemediği, daha doğrusu böyle bir talebin bile olmadığı sancılı bir dil, sancılı bir yüzleşme... Nesnellikten çok zihinsel bir gerçeklik ya da ters yüz edilmiş bilinçsizce var olmama talebi, kimsenin fark edemediği büyük bir trajedi, büyük bir hayal kırıklığı. Arnavutça “Jeta mi Pejes Ömer’i” (İpek’in yetimi Ömer) notuyla Kosova İpek’te bebekken yetim kalarak bir evin kapısına terk edilen baba Ömer’in kaderinin benzerini yaşayan oğul Ömer’in hikâyesi bile olmayan bir hikâye... Ölmüş olan, hiç bilmediği gerçek annesinden bir türlü kopamayan, hatta kesilmemiş göbek bağıyla bağlı bebek Ömer; bu haliyle annesinin tabutunu mezara taşıdığını hayal ederken, yine hiç tanımadığı babası Ömer’le mezarlıkta karşılaşma umudundadır. Oğul Ömer her şeye, herkese çocukça yabancıdır... Sadece içindeki sese duyarlıdır. Yıllarca anne, baba, ağabey, kız kardeş bellediği kişilerin kendisiyle hiçbir kan bağı olmadığını öğrendiğinde büyük bir boşluğa düşen bu garip kişinin yaşadığı yıllar; 1980 darbesine neden olan, karanlık örgütlerce tasarlanmış büyük tuzakta, hem sağdan hem de soldan gencecik insanların katledildiği dönemlerdir...
HAYALİ AŞKI UĞRUNA AKIL ALMAZ İŞLERE BULAŞAN BİR DON KİŞOT...
Ömer okuldan aşina olduğu Almıla adlı bir kızın peşinden ülkücülere ait bir derneğe dâhil olur. Ömer’in onu hiç umursamayan hayali aşkı Almıla da, Don Kişot’un hayali aşkı Dulcinea gibidir. Don Kişot da, Ömer de aşkları uğruna akıl almaz işlere bulaşırlar. İki taraflı çalışan ajan provokatörlerin yönlendirmeleriyle karşı gruplar arasındaki kavgalara karışır. Aslında iç sesiyle hareket eden Ömer, sınıfındaki tek arkadaşı Sedat’ı sırf solcu olması nedeniyle ve Almıla’ya gösteriş uğruna öldüresiye pataklamasını hiçbir zaman adlandıramaz. Bu anlamda Ömer; hakikatin olmadığı bir dünyada hakikati bulmaya çalışan Beckett’in ‘Adlandırılamayan’ kitabındaki gibi boşlukta sallanan karakterini ya da dünyadaki eylemlere kayıtsız Camus’nün ‘Yabancı’ romanındaki Meursault’yu da anımsatıyor.
DİLİN AÇTIĞI ALANDA ÇÖZÜLEN YAPBOZ
‘Muhayyel’ romanı; ‘Kuyu’, ‘Külhan’ ve ‘Müntehir’in ardından Adnan İslamoğulları’nın dördüncü romanı. Romanın arka kapağında içeriği yeterince açıklayan bir metin var: “(...) zihnin arka planında çalışan gürültüyü görünür kılıyor. Bu kez roman, kelimenin omzuna asılı bir uğultuyu sahneye çıkarıyor. Cümle, burada bir açıklama aracı değil; bir duyum, bir titreşim, bir yürüyüş biçimi. Haricî olan kendi temposunda akarken metin, içeride kabaran sesi inceltip keskinleştirerek bir dil iklimi kuruyor.” ‘Kuyu’ ve ‘Külhan’ romanları dönemsel bir hesaplaşmayken; ‘Müntehir’ ise polisiye tarzında, olay örgüsüyle bilinç akışı karışımı bir kitaptı. ‘Muhayyel’ ise tamamen farklı. Anlatım dili olayların arka planda kaldığı, bilinç akışı tekniğinin öne çıktığı Türkçedeki en başarılı örneklerden biri.
Adnan İslamoğulları ‘Muhayyel’de zamanı, mekânı ve olay sıralamasını yok sayarak Antik Yunan tragedyalarında önem verilen ‘üç birlik kuralı’na meydan okuyormuşçasına, birbiri içine geçen karmaşayı bir yapboz çözüyormuşçasına bir okuma uğraşına dönüştürmüş. Bu roman hakkında ne yazılsa eksik kalır. En iyisi okumak. Böylesine bir okumanın herkesin kendi iç sesindeki muhayelleri ortaya çıkartacağından şüphem yok.
GERÇEKÜSTÜ BİR HİÇLİK
Romanda, resim yeteneğine sahip Ömer karakterinin, okuldaki modern resim meraklısı hocasının onu yönlendirme çabası karşısında; kuşkonmaza kartal kondurmak, balığı kavağa çıkarmak ya da bir aygırın tenasül uzvuna kelebek kondurmak gibi gerçeküstü yaptığı resimler, kendi iç sesinin dünyasına yabancı olanlar için “deli işi”dir. Kimse onu yönlendiremez ama çocuklukta kalan benliği nedeniyle kullanılması kolaydır. Kitabın sonunda bunun da acı sonuçları olacaktır. Ama bu durum bile Ömer için bir hiçliktir. O düşünmüyor, talep etmiyor; sadece kendi iç sesiyle konuşuyor, o iç sese kulak veriyor. Şizofren mi, yoksa psikolojik olarak başka bir sorun mu yaşıyor? Onu tedavi etmeye çalışan doktor bile yorumlayamıyor. Mahpusluğu sırasında, yüzlerce parçaya bölünmüş kişiliğiyle kendine bambaşka bir dünya kuruyor. Başkalarının gerçekliği ise ona tamamen yabancıdır. Sadece içindeki sesi duyma uğruna bir çözüm bulmuşçasına romandaki “Kesip atmak istiyordu kulaklarını. Van Gogh da sesten mi kurtulmak istemişti acaba kulağını keserken?” cümlesinden yaşadığı ikilemi daha iyi anlıyoruz.
