Bizim toplumun kaygılarını hız çağı bile gideremedi

Bizim toplumun kaygılarını hız çağı bile gideremedi

İkinci romanı ‘Suni Tebbessüm’de hız çağının sancılarına ışık tutan yazar Fatih Gezer: “Duygular çok hızlı değişiyor. Ancak hepsi bu hızlı değişimden nasibini almıyor. Hızlıca değişenler mutluluk, sevinç, aşk... Değişmeyenler de var. Çocuklarımızın geleceği için duyduğumuz endişe, çiftçinin mahsulünün değerine dair kaygısı değişmiyor. Esnafın iç sıkıntısı, can güvenliğinden endişe eden doktorların karamsarlığı azalmıyor."

SEDAT PALUT

Ölüler Kıraathanesi ile Vedat Türkali İlk Roman Ödülü’nü kazanan ve kısa sürede kendi okurunu yaratan Fatih Gezer’in ikinci romanı ‘Suni Tebessüm’ Everest Yayınları etiketiyle okura sunuldu. Yeni romanında abisinin ipin ucundaki cansız bedenini bulduktan sonra yaşamı değişen Selim’in hikâyesini kaleme alan yazar, bu kez yaşamın tanığı değil öznesi olmaya teşebbüs edenlere kayıt düşüyor. Roman, kederin belini büken sıra dışı ironisi, gerçeğin trajedisini kurgunun doğal bir parçası kılan duru dili ve kalpleri yanı başımızda atan capcanlı kahramanlarıyla, dünyanın derdine aşkla, dostlukla ve dayanışmayla direniyor. Yazar Gezer ile KARAR okurları için konuştuk.

Fatih Bey, Suni Tebessüm’de abisinin intiharının ardından kendisiyle ve yaşamla yüzleşen Selim’in hikayesini anlatıyorsunuz. Selim’in abisinin intiharından sonra ‘yaşamaya’ başladığını görüyoruz. Ama hayatla, insan ilişkilerindeki durumu daha başlangıç seviyesinde. Bu sebeple kaybediyor gibi. Romanınızı bir ‘kaybeden romanı’ olarak okumak mümkün müdür?

Suni Tebessüm romanını, kaybetmekten bıkmış Selim’in yolculuğu gibi özetleyebiliriz sanırım. Romanın sonunda Selim’in kaybettiğini yahut kazandığını okur söyleyebilir. Zira, bir önceki romanım ‘Ölüler Kıraathanesi’nde üstüne basarak söylediğim gibi kazanmak da kaybetmek de bakış açımızla alakalı. Bununla birlikte Selim karakterini her şeye rağmen mücadele etmeyi teşvik eden bir karakter olarak yorumluyorum. Kazanmak için değil, değişmek, dönüşmek ve kendisiyle beraber olan insanların hayatına dokunmak istediği için mücadele ettiğini görüyoruz. Sadece Selim değil, neredeyse romandaki tüm karakterler mecbur bırakıldıkları hayatları yaşıyorlar fakat direnmeyi bırakmıyorlar. Kaybeden olmak bir ruh halini yansıtıyor diye düşünüyorum. Yani kaybetmeyi alışkanlık haline getirmek, kazandığında dahi kaybettiklerine odaklanmak ve kazanmaya dairi ümidini yitirmek… Oysa Suni Tebessüm karakterleri henüz kazanmayı deneyimlememiş fakat ümitlerini yitirmemiş karakterlerdir. Bu sebeple ‘kaybeden roman’” olarak değil ama ‘kazanmayı deneyimlememişlerin romanı’ olarak okumak mümkündür sanırım.

Ağabeyinin intiharından sonra sürekli onun bıraktığı bir not arıyor. İnsanoğlu neden bir not bekler ölünün arkasından? İntihar edenler arkada kalanların vicdanı için mi not bırakır?

Selim’in de roman boyunca sıklıkla sorduğu soruydu bu; “Abimin neden intihar ettiği, öldüğü gerçeğinden daha mı önemli?” Tamamlanmışlık hissi ve ayrıca rahatlamak… Tabii ki birkaç kelimeyle neden not aradığımızı açıklamak mümkün değil. Her olayda başka bir motivasyon kaynağı olabilir ama karakterim Selim’in düşüncesini sanırım bu iki kelimeyle özetlemek mümkün. Abisinin ölümünü geride bırakmak, o defteri kapatıp önüne bakmak istiyor ve bunun için de o nota ihtiyaç duyuyor. İkinci sorunuzda da bahsettiğiniz gibi ne kadar suçlu ya da suçsuz olduğunu görüp vicdanını rahatlatmak istiyor. İntihar edenler arkada kalanları düşünerek mi not bırakır yoksa sadece anlaşılmak için mi… Buna da tek doğru şudur diyemeyiz fakat bir insanı intihara sürükleyen başlıca nedenlerin en üst basamağında anlaşılamamak vardır dersek kimse itiraz etmez sanırım. İntihar eden birçok insanın arkasından “Hiç de öyle değildi, hep mutluydu…” gibi sözleri duymamızın sebebi de bu. Ancak birilerinin yanında bulunuyor olmak yalnız olmadığınız anlamına gelmiyor.

Z KUŞAĞINA HAKSIZLIK ETMEYELİM, HENÜZ KEMALE ERMEDİLER

Günümüz Z kuşağı gibi başkaları üzerinden kendini tanımlamaya çalışan bir karakter ayrıca Selim.

Selim Y kuşağı bir karakter ama bunu sadece Z kuşağına uyarlamak onlara haksızlık olur. Zira “Bilmem kimin oğlu/kızı şöyle, sen niye böylesin?” gibi cümlelerle büyütülmüş X ve Y kuşakları bu gençlere ebeveynlik yapıyor. Ayrıca tanımlamak için mukayese bilim metotlarından biri. Bir eserin değerini anlamak için de kıyas yapmak zorunda kalırız. Bir çocuğun başarılı olup olmadığını öğrenmek için teste tabi tutar ve sonrasında sınava giren her çocuğa bir sıra atarız. Ne zaman ki yaş almaya devam ederiz, dünyayla beraber kendimizi tanırız o zaman farklılıklarımızı sevmeyi öğreniriz. Henüz bu kuşak o kemale ermedi. Selim ise hayatın ona sunduklarından ötürü kuşaksız bir karakter aslında. Kuşak özelliklerini taşımak için o kuşakla içli dışlı olmanız icap ediyor..

Abisi Sinan mektubunda şöyle diyor, “Korktum. Halbuki sevince, olabildiğince direnmeli insan. Topluma da aileye de. En çok da kendine, korkulara. Korkak bir insan olduğum için üzgünüm.” Her şey gibi, duyguların da çok hızlı değiştiği bir dönemi yaşıyoruz. Haliyle hızlı olan birçok şey gibi duygular da sahici olamıyor diyebilir miyiz?

Bence duygular sahici fakat dediğiniz gibi çok hızlı değişiyor. Her duygumuzun bu hızlı değişimden nasibini almadığını da söylemeliyim. Hızlıca değişen duygulara bakarsak; mutluluk, coşku, sevinç, aşk, sevgi gibi duyguları görürüz. Maalesef değişmeyenler de var. Misal çocuklarımızın geleceğinden duyduğumuz endişe değişmiyor. Çiftçinin mahsulünün değerine dair hissettiği kaygı hiç değişmiyor, yarını nasıl getireceğini düşünen esnaf iç sıkıntısından kurtulamıyor, can güvenliğinden endişe eden doktorların, avukatların karamsarlığı azalmıyor, doğru bildiğini söylemeye esaretten korktuğu için çekinen insanların nefes alırken boğuluyor hissini yaşaması hiç mi hiç azalmıyor. Hatta çok mutlu bir anınızda bile her gün duyduğunuz on kötü haberden biri sizi karamsarlığa davet edebilir. Demem o ki hızlıca değişen tüm ruh hali, özellikle bizim gibi ülkelerde yaşayanlara ve iyi duygulara has. Nihayetinde duyduğumuz bu kaygılar sahici…

İntihar eden Sinan karakteriniz üzerinden, günümüzde duyguların sahiciliği hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Sinan karakterine gelecek olursak. Sinan, yalnız bir karakter. Eğer yalnızsanız bu duygular içinizde büyümeye devam eder ve eğer gücünüzü tamamen kaybettiğiniz zannına kapılırsanız dönüşmek, göğüs germek yerine teslim olmayı tercih edersiniz. Hali vakti yerinde, hayatı birçok insana göre çok daha iyi olan Sinan’ın intihar ederken, dünyanın tüm dert yükü sırtlanmış hayat kadınlarının bu yolu izlememesinin sırrını da Selim bir yerde veriyor. Talihsiz bir olay karşısında bir çırpıda bir araya gelen hayat kadınlarına bakıp şu cümleleri kuruyor: “Korktuğum doğruydu ama beni en çok etkileyen bu kadınların bu kadar güçlü olmasıydı. Kendimce hayat kadını olmayı güçsüzler seçer gibi bir algım vardı. Bu kadınlar daha ilk saniyeden fikrimi değiştirmeyi başarmışlardı. Güçlü görünmeye çalışmıyorlardı, güçlülerdi. Birbirlerinden aldıkları bir güç vardı. Onları böyle görünce güvende olmak için seçtiğim yalnızlığın beni ne kadar güçsüz kıldığını fark ettim.”

Öne Çıkanlar
Diğer Haberler
Son Dakika Haberleri
KARAR.COM’DAN