8 Ağustos’ta vefat eden Ali Haydar Haksal, yetmiş beş yıllık ömrünün ekseriyetini yazın dünyasına verdi. Yaklaşık kırk yıllık dergi çıkarma mücadelesi... 439 sayılık ‘Yedi İklim’ dergisinin yanı sıra 17 hikâye, 7 roman, 8 deneme, 14 inceleme, 4 biyografi ve 2 şiir kitabı olmak üzere geriye 52 kıymetli eser bıraktı. Kitap bırakmakla kalmadı, çıkardığı dergiyle başta edebiyat dünyası olmak üzere yönetim, bürokrasi, televizyon ve sinema dünyasına sayısız insan yetiştirdi. ‘Yedi İklim’i insan yetiştiren bir mektebe dönüştürdü. Usta bir yazar, fikir adamı ve ağabey sıfatıyla derginin kapısından içeri girenleri sıcak tebessümle karşılar, buğulanan çaydan ikram ederdi. Yazmaya istidadı olan gençlerin elinden tutup, Türk edebiyatına kazandırırdı.
Tebessümün en çok yakıştığı isimlerden biriydi. Yunus Emre’nin “Ben gelmedim dâvâ için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir, Gönüller yapmağa geldim” mısralarını yaşatarak sayısız insanın gönlüne girdi. Mütevazı haliyle Türkiye’de birçok kimsenin yapamadığını yıllara sığdırdı. Ali Ünvar’ın tabiriyle; Fransa’dan bakıp ‘Yedi İklim’i yerlilikle itham edenlere, aslında kendi ülkelerine, insanına ve topraklarına ne kadar ‘Fransız’ kaldıklarını yazdıklarıyla ve asil duruşuyla gösterdi. Geçtiğimiz haftalarda Prof. Dr. Bekir Karlığa, İsmail Kıllıoğlu, Osman Bayraktar ve biraderleri Müstakim ile Ahmet Haksal, merhumu KARAR’a anlattı.
Bekir Hocam, merhumla uzun bir dostluğunuz oldu. Ali Haydar Haksal deyince ne söylemek istersiniz?
B.KARLIĞA: Merhumun naif, nazik bir tarafı vardı. Gittiği yerde edep içinde herkesi hoca olarak görüp asla bilgiçlik taslamazdı. Ailesinden aldığı terbiyenin yanı sıra Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç’un rahlesinden geçmesinin payı büyüktü. Günümüzde entelektüelliği ve nezaketi kişiliğine meczetmiş insan bulmak zor. Maddi karşılık beklemeden fikir üretir, fedakârca davranırdı. Ağır hastalık sürecinde dahi arar zaman zaman fikir danışırdı, modern Türk insanına örnek bir dosttu. Allah huzurunda buluştuğumuzda aynı şeylere şahitlik ederim.
Tanışmanız nasıl gelişti?
B.KARLIĞA: 1980’li yıllarda Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören ve Akif İnan Ankara’dan gelip evinde toplanırdı. Zarifoğlu’nun vefatından sonra da toplanmaya devam ettik. Kurduğumuz yakın diyalog ömrünün sonuna dek sürdü. İlginç bir anımız vardır; on dil bilen, yirmi yıl Pakistan’da kalmış ve İslam konulu kitapları toplayıp Vatikan’a bağışlayan nüfuzlu bir Cizvit papazıyla merhumu tanıştırmıştım. Papaz devasa kütüphaneyi görünce, “Senin arkadaşının arkasında büyük bir devlet gücü var, yoksa tek başına sayısız kitabı toplayamaz” demişti. Doğu ve Batı zihniyeti arasındaki derin fark açıkça görülmektedir.
‘Yedi İklim’de yazmaya nasıl başladınız?
B. KARLIĞA: 1980’lerin sonunda felsefe yazıları yazmamı istedi. Edebiyatın felsefesi olmadan edebiyatın var olamayacağını söylerdi. Ben de kendisine Batı edebiyatının İslam’a bakışını incelemesini önerdim. Rus romanlarından başlayarak yazdığı metinleri birlikte değerlendirirdik. Yazıları daha sonra ‘Doğu Işığı’ adıyla dört kitap halinde neşredildi. Daracık bir mekânda muazzam edebiyat sohbetleri yapılırdı. Bazı öğrencilerimi de yönlendirdim. Nedim Çeker de müdavimlerdendi. Merhum Hüsrev Hatemi’nin “Bizim kahrımızı kim çeker, Nedim çeker” ironisini de hatırlatmak isterim.
Fakültenizde yüksek lisans yapma süreci nasıldı?
B.KARLIĞA: Dönemin ilahiyat akademisi ilahiyat dışı mezunların eğitimine kapalıydı. Bölüm başkanı olunca, edebiyatta güçlü kalemi olan merhuma yüksek lisans imkânı sağladık. Kendisine Batı edebiyatında İslam konusunu çalışmasını önerdim, nihayetinde ‘Kur’an-ı Kerim’de Güzel Kavramı’ üzerine tez hazırladı. Sohbetlerimiz ilerledikçe ortak tutkumuz olan yazma eserler toplamaya başladık. Merhum Osmanlıca, ben Arapça yazmalar toplardım. Sahafları birlikte dolaşırdık; İzmir’deki bir sahaftan aldığımız yüklüce eseri yarı yarıya paylaşmıştık.
MEDENİYETİN KILCAL DAMARLARINDA İLERLEDİ
İsmail Hocam, eski bir dostu olarak siz neler eklemek istersiniz?
İ. KILLIOĞLU: Merhum yazar; ‘Büyük Doğu’, ‘Edebiyat’, ‘Diriliş’ ve ‘Mavera’ dergilerinin taşıdığı misyonla ‘Yedi İklim’i kurdu ve uzun ömürlü kıldı. Ticari ilişkileri dergi çıkaran diğer arkadaşlara göre daha gelişkindi, nitekim ‘Mavera’yı İstanbul’da çıkardığında 12 bin tirajına ulaştı. İslam uygarlığının sanatla yeniden varlık göstermesi için çabaladı. Öz Türkçe tuzağına düşmeden, güncelin kıyl ü kâlıyla oyalanmadan medeniyetin kılcal damarlarından ilerleyip kalıcı hale geldi. Türk edebiyatına, hikâyeciliğine ve fikir dünyasına adını altın harflerle yazdırdı.
‘YEDİ İKLİM’ KAHRAMANLARIYLA AYAKTA DURUYOR
Müstakim Bey, ağabeyiniz ve siz nasıl, hangi ortamda yetiştiniz?
M.HAKSAL: Beş kardeşin en küçüğüydüm. Babamızı kaybedince annemiz kol kanat gerdi, zekâtlarla büyüdük. 12 Eylül öncesinin gergin ortamında ağabeyim Erzurum Edebiyat Fakültesi’ndeyken, İstanbul’daki Milli Türk Talebe Birliği’ne mektup yazarak “Kardeşim Müstakim’e sahip çıkın” demişti. Böylece Üzeyir İlbak, Recep Garip, Bülent Zülfikar, Ahmet Meral ve Hüseyin Goncagül gibi isimlerle tanıştım. Kendi üniversite kaydı için çektirdiği fotoğrafın parasını bile ödeyemeyip, fotoğrafçıya “İstanbul’a dönmek zorundayım, paranızı göndereceğim” diyecek kadar yoksulluk çekiyordu.
Bu zor şartlarda eğitim hayatı nasıl ilerledi?
M. HAKSAL: Orhan Okay Hoca’nın desteğiyle okudu. Mehmet Kahraman ile yurtta aynı kaptan yemek yerdi. Tam bir okuma sevdalısıydı; aç gezer ama bütün harçlığını kitaba verirdi. Kitap alma tutkusundan asla vazgeçmedi. Tahsil hayatımız hep yokluklar içinde geçti.
Edebiyatla ilişkisi nasıl temellendi?
M. HAKSAL: Elazığ İmam Hatip yıllarında Nuri Pakdil ile mektuplaşarak kitaplarını okumaya başladı. Yeni Devir gazetesine yazılar gönderdi; Necip Evlice ve Arif Ay ile tanıştı. İmkânsızlıklara rağmen bütün edebiyat dergilerini toplayıp okurdu. Çok yazdı, çok üretti. ‘Yedi İklim’ kurulduktan sonra da gençlere şemsiye oldu. Dergide iç ve dış dengeyi sağlayan, kucaklayıcı bir dil inşa ederek ‘Yedi İklim’i adeta bir okula, geniş bir aileye dönüştürdü. Genel yayın yönetmeni sıfatıyla birçok kuşağın yetişmesine vesile oldu.
-Son sayıları hastane yatağında çıkardığı doğru mu? Şimdi derginin durumu nedir?
M. HAKSAL: Hastalık sürecinde dergiye sıkıca tutundu. 437 ve 438’inci sayıları hastane yatağında bütün ayrıntılarıyla ilgilenerek yayına hazırladı. Dergi hazırlandıktan sonra Yakub’a gider, ardından Osman Koca son kontrolleri yapar ve basıma geçilirdi. Mutfağı çok önemserdi. ‘Yedi İklim’, görünen ve görünmeyen kahramanlarıyla ayakta duruyor. Şimdi bizler de mutfaktaki genç kadroyla, Osman Bayraktar’ın etrafında toplanarak dergiyi sürdürme kararı aldık. Emanete en iyi şekilde sahip çıkıp, hiç kimseyi incitmeden edebiyat dünyamıza insan yetiştirmeye devam edeceğiz.
TÜRK EDEBİYATINA BİRÇOK YAZAR KAZANDIRDI
Osman Bey, ‘Yedi İklim’de hep vardınız. Geriye dönüp baktığınızda neler söylemek istersiniz?
O. BAYRAKTAR: 1981’de başlayan dostluğumuz hep sürdü. Dergi editörlüğünün en zor yanı yeni yazar keşfetmektir. Ali Haydar Bey tam bir ustaydı; yazmaya yetenekli gençleri tespit edip sayısız insanın yetişmesine vesile oldu. Kendi eserlerine ayıracağı vakitten feragat edip gençlerle ilgilenirdi. Bugün Türk edebiyatında merhumun elinden tutup kazandırdığı kitap sahibi birçok yazar; ‘Yedi İklim’den geçen sayısız fikir adamı, bürokrat ve siyasetçi var. Öykücülüğünün yanı sıra İslam medeniyetinin Batı’ya etkilerini araştıran, Türk romanında neden karakter oluşmadığına kafa yoran büyük bir fikir adamıydı. ‘Yedi İklim’in bir bildirisi yoktu ama derin bir duyarlılığı vardı. Ulaştığı devasa sayı, tamamen bitmek bilmeyen emeğinin ve fedakârlığının sonucudur.
