Şair ve sosyolog Elyesa Koytak’la bir akşamüstü İstanbul Medeniyet Üniversitesi’ndeki odasında buluştuk. Sosyolojinin parlak isimlerinden, TÜBA ödüllü akademisyen Koytak; meslekler, elitler ve toplumsal tabakalaşma üzerine yürüttüğü ufuk açıcı çalışmalarını bu kez edebiyat sosyolojisi penceresinden derinleştiriyor. Genç sosyoloğun titiz bir arşiv işçiliğiyle kaleme aldığı son kitabı ‘Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi’ni, İkinci Yeni’nin gizemli koordinatlarını ve şiirimizin toplumsal hafızasını KARAR okurları için konuştuk.
Kitabınız hakkında yazarken Karar’da, şöyle bitirmiştim: “Diğer İkinci Yeni şairlerinin ‘habituslarını’ yoklarsak aynı sonuçla karşılaşır mıyız acaba? 1927 Ankara doğumlu Turgut Uyar bir binbaşının oğludur. 28’li Edip Cansever Kapalıçarşı’da dükkân işleten bir tüccarın… Hem ‘makbul vatandaş’ tanımına aykırı değiller, hem de öyle periferiden falan gelmiyorlar. Bu iki şairi İkinci Yeni’ye ikna eden şey neydi peki? ‘Habituslarındaki’ hangi yatkınlıklar ‘Garip Şiiri’nden vazgeçirdi onları?
Kitap Turgut Uyar’ı, Edip Cansever’i kapsamıyor. Değindiğim yerler var ama aslında onların hikâyesi de çok uzak değil. Turgut Uyar, evet subaydı ama rütbesi yüksek değil, yükselerek bir yere gelecek değil. Edip Cansever, evet antika dükkânı var, ama babası Çankırı’nın bir köyünden İstanbul’a geliyor. Dört kuşak konaklarda büyümüş birisi değil. Cumhuriyetin ilk dönem şairlerinden farklılar: Attila İlhan’dan, Necip Fazıl’dan, Nazım Hikmet’ten, Oktay Rifat’tan, Melih Cevdet’ten… Sosyoekonomik olarak daha mütevazı yerlerden gelmek gibi bir özelliği var İkinci Yeni şairlerinin hemen hepsinde… Bu ortaklığı derinleştirmek için, elbette her şairin geçmişine gitmek ve malzeme toplamak gerekir. Ben sadece Cemal Süreya ve Sezai Karakoç’u inceledim.
Peki neden Cemal Süreya’yı inceleme gereği duydunuz? Kimi araştırmacılara göre İkinci Yeni’nin kurucu şairi Edip Cansever ve ‘Masa’ şiiri meselâ…
Evet, Turgut Uyar’ın ‘Geyikli Gece’si, Edip Cansever’in ‘Masa’ şiiri, Cemal Süreya’nın ‘Gül’ şiiri, Sezai Karakoç’un ‘Kapalıçarşı’ şiiri… Bunlar 53/54 gibi tarihlere sahip. Önemli olan oradaki enerji birikmesi. ‘Geyikli Gece’ yayınlandıktan iki ay sonra bu şiir hakkındaki ilk yazıyı Sezai Karakoç yazıyor, övgüyle. Şiir Sanatı dergisinde. Hepsi yeniyi arıyor ve hemen birbirlerini buluyorlar. Kronolojik olarak bir şiiri öncü olarak nitelemek çok açıklayıcı bir çaba gibi gelmiyor bana. İlginç olabilir, tartışabiliriz bunu ama konuyu açıklamaz bize. Bana sorarsanız Karakoç’un 1955’te çıkardığı Şiir Sanatı dergisi yeni şiirin ilk dergisidir. Pazar Postası değildir. Neden Cemal Süreya, dediniz. Çünkü İkinci Yeni hakkındaki açıklamalar daima onu işaret ediyor. Cemal Süreya ve Sezai Karakoç bu işin hem başındalar hem merkezinde. Turgut Uyar’ın öncesi var… Edip Cansever’in öncesi var, İlhan Berk’in..‘Arz-ı Hal’ olsun, ‘Türkiyem’ olsun… Cemal Süreya’yı tercih etmemin bir nedeni de onun o şiire varmasını mümkün kılan toplumsal deneyimleri takip etmek daha mümkün göründü bana. Dolayısıyla İkinci Yeni’nin ortaya çıkışında bu iki şairin açıklanması gerektiğini fark ettim.

‘SEZAİ KARAKOÇ ŞİİRİNE DÜNYA GÖRÜŞÜNÜ, CEMAL SÜREYA BİREYSEL VAROLUŞUNU MALZEME ETMİŞTİR’
Sezai Karakoç daha sonra öncüsü olduğu bu yeniliği sahiplenmekten vazgeçer görünüyor. En azından söylemsel olarak…
Orada aslında İkinci Yeni’nin ne olması gerektiğiyle ilgili bir tartışma var. Şair olmayanların da köpürttüğü bir tartışma. Karakoç’un şiirini 70’lerde yazdıklarıyla düşünmek büyük bir hata olur. Onun esas şiiri 1950’lerde/60’larda yazdığı şiirlerdir. Özellikle de ‘Köpük’ şiiri… Tam bir İkinci Yeni şiiridir. İmgecilik, izlenimcilik, görsel unsurların baskınlığı, avangart ifadeler, söz diziminin bozulması… Sezai Karakoç’un en güçlü şiirlerinden birisidir. Yine mesela ‘Hızırla Kırk Saat’ şiirin biçimi, akışı, planı olarak hiç de geleneksel bir şiir değildir. Karakoç’un şiiri kurucu bir şiirdir. Cemal Süreya ile arasındaki fark şu: Sezai Karakoç dünya görüşünü şiirine malzeme etmeyi bilmiştir ve bunu yenilikçi bir şekilde yapmıştır. Cemal Süreya ise daha çok bireysel varoluşunu, bireysel varoluşunun arka planındaki sosyal varoluşu şiirinin biçimine sızacak şekilde malzeme etmiştir. İkisi de şiirin biçiminde yenilikçidir, birliktedir.
İkinci Yeni şairlerinin 1960’tan sonra şiirlerinin içeriklerini değiştirdiklerini görüyoruz.
Çok normal. 60 darbesi toplum-siyaset ilişkisini değiştiriyor. Gençlik hareketleri, hızlanan şehirleşme, farklı toplum tabakalarının kesişmesi. Devletle toplum arasında artık bir gerilim oluşuyor; artık devletin bir tarafı toplumun büyük bir tarafına darbe yapabilir demek. Bu çok temel bir gerilim… Şairler de otuzlu yaşlarda artık. Kabul görmüşler. Kendilerini aşmak istiyorlar. Şairler yirmilerinde genelde kendi varoluşsal meselelerini hızlıca şiire taşırlar. İlk kitaplarında bunu görürüz. Otuzlu yaşlarla birlikte daha kolektif duygulara, kolektif hayal gücüne, hafızaya, temalara yönelerek yazma durumu birçok şairde olan bir şeydir. Dozu ve yönü değişebilir. Ben zaten ‘Üvercinka’ gibi son derece bireysel şiirler içeren bir kitabı incelerken onun arkasındaki, içindeki, her yerindeki sosyal etkileri bulma zorluğuna giriştim. Yüzeysel bir sosyoloji yapmak istediğinizde ‘Göçebe’yi incelemek daha kolay.
‘MODERN TÜRK ŞİİRİNİN EN ÇOK SATAN ŞAİRİ’
Enis Akın’la konuşurken kendisiyle de paylaşmıştım, şimdi size de soru olarak yöneltmek istiyorum: Türk okuru 2012/2013’ten sonra Oğuz Atay’ı ve İkinci Yeni şairlerini tekrar keşfetti. Belki İkinci Yeni gerçek okurunu ancak bulabildi. Tıpkı Oğuz Atay gibi. Katılır mısınız? Neden?
Enis Akın’ın kitabını, kendi kitabımı teslim ettikten sonra okuyabildim. Bu nedenle kitapta tartışamadım ama İkinci Yeni hakkında düşünmeye sevk eden tarafları, tespitleri var. Sorunuza gelecek olursam: Oğuz Atay 2000’lerden beri bilinen, okunan bir yazar oldu. Müfredata girdi. Bir yazarın okunmasındaki artış, müfredata girmesiyle hız kazanıyor. Müfredata girmesini hazırlayan sosyal etkenler nedir, diye sorduğumuzda, sizin de ifade ettiğiniz gibi kentleşme olgusuyla karşılaşıyoruz. Mesela 1980’lere geldiğimizde iki kişiden birinin hâlâ tarım ve hayvancılıkla meşgul olduğunu, nüfusun en az yarısının kırsalda yaşadığını görüyoruz. Aslında gerçek bir kentleşme 2000 sonrasında yaşandı. Artık toplum bir bütün olarak, yoğun ve kitlesel olarak şehir hayatının bütün yükünü, ilişkilerini, getirisini ve götürüsünü olumlu ve olumsuz yanlarıyla deneyimliyor.
Peki o dönem üretilen bu kısıtlı şehir edebiyatı, bugünün kitlesel okuruyla nasıl buluştu?
İkinci Yeni’ye döndüğümüzde o dönemin şairlerinin ya da ilişkide oldukları romancıların deneyimlediklerinin de yeni bir şehir ortamı olduğunu görüyoruz Ankara’da. Fakat Ankara o dönemde tam bir şehir mi emin değilim. Fotoğraflara baktığımızda az sayıda fakülte, opera, idari bina görürüz. Ama iki yüz metre sonrası çayır veya düzlüktür. Cumhuriyetin kamusal binalarıyla bozkırın birlikte olduğu çift başlı bir şehir görüntüsü… Üç beş pastane, birkaç sinema… Kısıtlı bir şehirleşme deneyiminin adeta özünü sıkarak oradan bir edebiyat üretmişler. Bu girişim bugünkü kitlesel durumla buluşuyor. Eğitimin etkisinden de söz etmek gerek. Kentlilik aynı zamanda lise demek, üniversite demek. Her şehirde üniversite olması eleştirilen bir şey ama üniversiteye giden birinin tarih olsun, felsefe olsun, edebiyat olsun kitaba eğilimi daha fazla. Bugün Türkiye tarihte en yüksek eğitim seviyesine sahip olduğu dönemi yaşıyor. Bu da kitap ilgisini yüksek tutuyor. “Gençler okumuyor” hikayelerine kulak asmayın. En son baktığımda bütün bir modern Türk şiiri içinde Cemal Süreya en çok satan şairdi. Düzyazıları ve şiir kitaplarıyla… Cemal Süreya’nın şiiri kana hemen karışan bir şiirdir. Meselâ Nazım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’ tek parça epik bir destansı şiir. Onu bir oturuşta okumak ya da bir arkadaşınla paylaşmak veya hayatın içinde küçük bir yere yerleştirmek pek fazla mümkün değil.
‘İNSANLAR RASTGELE ROMAN ALABİLİRLER AMA ŞİİRLE GEÇİCİ İLİŞKİ KURMAZLAR’
2013’teki Gezi eylemlerinin ve sonrasında giderek popülerlik kazanan tabldot dergilerin etkisi ne sizce? Şiir sokakta hareketi… Duvar yazıları, televizyon dizileri, sosyal medya vs…
Bunlar da az önce dediğim daha gerçek sosyal dinamiklerin çıktısı sadece. Cemal Süreya’nın bir mısrasını politik olarak araçlaştırmanın alıcısı olacak birileri olmalı ki bu tür yüzeysel ve biraz da planlı şeyler de zemin bulsun. Ama daha temelde şiir söz konusu olduğunda insanların okudukları şairin kitabıyla kimliklenmesi diye bir şey var. İnsanlar rastgele roman alabilirler ama şiirle bu kadar geçici bir ilişki kurmazlar. Türkiye’de çok fazla şiir okuyucusu var. Bunlar okudukları şairleri kendi kişiliklerinin bir parçası gibi gören insanlar. Bu yüzden okuyorlar. Orhan Pamuk okuyorum diye diğer insanlardan ayrışmazsınız. Ama Turgut Uyar okursanız veya Cahit Zarifoğlu okursanız burada topluma benzemekten çok kendinize yönelik bir iş yapmış olursunuz. Şiirle kurulan ilişki bu yüzden popüler kültürden, ajans işlerinden, dizilerden gelmeyen bir şey. Cemal Süreya’nın bir kitabını açtığınızda o şiir bizim o anki haletiruhiyemize, o anki varoluşumuza, insanlık durumumuza, ilişkilerimize, sevgilerimize, arzularımıza tekabül ediyorsa Cemal Süreya okuyan birine dönüşüyoruz, Cemal Süreya bizim için anlamlı oluyor. Bu her sıkı şair için geçerli.
Kitabınızın adından mülhem, “kendini okuyan habitus” diyebilir miyiz öyleyse?
Tabii tabii… Şiir söz konusu olduğunda okurun yatkınlıkları ve ihtiyaçları da devreye giriyor bana sorarsanız.
Önceki soruda ısrarcı olacağım: Modern Türk romanındaki kapalılıkla İkinci Yeni’deki kapalılık birbirlerini tamamlıyor gibi geliyor bana. Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Vüs'at O. Bener, Bilge Karasu… Bu yazarların metinleri yoğun göndermeler içeriyor.
Düzyazının ya da görsel sanatların, müziğin, kültürün üretiminde bu kuşağın ortak sosyal deneyimler yaşadıklarını gözlemliyoruz. 50’ler ve 60’larda, artık cumhuriyetin kurulduğu Türkiye’den farklı bir Türkiye’ye geçiyoruz sezgisiyle hareket ettiklerini düşünüyorum. Kendi meşreplerince… Cemal Süreya ve Sezai Karakoç söz konusu olunca, artık geride bırakılan Cumhuriyetin ilk aşamasından getirdikleri bir toplumsal yara, hafıza ve hikâye var. Cumhuriyetin kamusal alanına en dışarıdan, en uzak sosyal kökenlerden geliyorlar. Bu yüzden ilk yaptıkları iş, aynı zamanda en yeni iş. Ayrıca gençler. Sanatta yaş çok önemli bir faktör. Edebiyatta ve sanatta yeni bir şey söylemek, ortak haletiruhiyeyi kavramak sezgisi gençlerin dimağında daha hızlı ve diri canlanabiliyor.
‘İSMET ÖZEL’İ İKİNCİ YENİYE DAHİL ETMELİYİZ’
İkinci Yeni’yi bütün sanat dalları içinde öncü görebilir miyiz?
Evet, şiir her zaman daha öncüdür. Benim okuduğum diller olduğu için söylüyorum: Fransız ya da İngiliz/Amerikan şiirinde de şiirin kendi dönemindeki sosyal birikimi, kolektif deneyimi diğer sanat dallarından çok daha önce hissedip dile getirdiğini, işaret ettiğini görüyoruz. Sanat bilime göre, politikaya göre, yasal çerçevelere göre çok daha hızlıdır, dakiktir. Bu yüzden İkinci Yeni’yi doğru okumak için toplumsal deneyime bakmak gerekiyor. Toplumsal deneyimin şiire, şiirin biçimine nasıl sızdığını göstermek gerekiyor. İkinci Yeni’yi, Türkiye bağlamında fazla ithal duran özerklik kavramıyla okumak vahim bir hata.
Son olarak, kişisel beğenilerimizden söz edip bitirelim. Benim için Turgut Uyar’ın ‘Terziler Geldiler’ şiiri İkinci Yeni’yi en iyi ifade eden, derleyip toparlayan bir şiir… Sizce?
Doğru, ‘Terziler Geldiler’ Turgut Uyar’da öyle. Ama ‘Malatyalı Abdo İçin Bir Konuşma’ şiirini de sayabilirim… Sezai Karakoç’ta ‘Köpük’ şiiri, ya da ‘Hızır’la Kırk Saat’. Cemal Süreya’da ‘Göçebe’ ve ‘Ülke’ şiirleri öyledir. Başka şairlerde de sayabiliriz ama bu şiirler gerçekten de İkinci Yeni’nin en kapsayıcı şiirleridir. Şiirdeki biçimsel yeniliği ve icadı ilerletiyor, gösteriyor, aynı zamanda şiiri kolektif, toplumsal deneyime açık biçimde ifade ediyorlar. İkinci Yeni sonrasını da beslemişler. Cahit Zarifoğlu’nu, İsmet Özel’i…
Hep itiraz etmişimdir; İsmet Özel’i niçin İkinci Yeni’ye dahil etmiyoruz? Yazdığı şiir bir tür onun yankısı, devamı…
Dahil etmeliyiz. Onun etkilerini alarak kendi şiirini kuruyor. Şunu da söylemek gerekiyor: İkinci Yeni teknik olarak miadını doldurdu. Çünkü 90’lardan itibaren şairler İkinci Yeni’nin getirdiği biçim etkilerini aşacak hamleler yaptılar. Daha konuşur gibi yazmaya, hayatı olduğu gibi aktarmaya yöneldiler. İmgeyle yazmak bugün geçerli bir şey değil.
Şiir üzerine yazmaya devam edecek misiniz?
Evet ama şu sıralar değil.
